Yüreğimin Cam Kırıkları

Sırça köşklerde yaşarken bizler, yüreğimizin cam kırıklarını onarmak kolay mıdır sizce? Narin kristaller gibi işlenmeyi bekleyen veya yüksek karat işlenmemiş pırlanta ya da elmaslar kadar paha biçilmez yüreğimizin can bağını bir arada tutabilmek sanıldığı kadar kolay mıdır acaba? Hukukta Adaleti sağlamanın ne denli güç olduğunu bilsekte, imkansız olmadığına inanmak zorundayken üstelik, ruhumuzu paramparça eden adli hatalardan kaç yüreğin canı yanmıştır düşündük mü hiç?

Savunmayı savunurken bizler, yaşamları paramparça eden suçların mağdurları bir yanı başımızda dururken, adaletin hassas terazisini elinde tutan gözü bağlı Tanrıça Themis’in keskin kılıcı, Demokles’in kılıcı gibi sallanırken üzerimizde, “Adaletin bu mu dünya?” demeden yüreğimiz ferah içinde savunmayı savunabilme cesareti var mı o kocaman yüreklerimizde?

Sorular soruları izlerken mütemadiyen, yılların ağır yükü omuzlarda her geçen zaman ağırlaşırken üstelik, yüreğimizin cam kırıklarındaki çatlağı büyütürken zaman, onun paramparça olmasına izin vermeden, gönül huzuruyla mesleğimizi yapabilme sırrına vakıf olanınız var mı içinizde?

Bir “hukuk sevdalısı” derler mi bize savunurken adaleti bizler? Kolayı varken seçmek zoru, koruyup kollamak mesleğimize başlarken ettiğimiz yemini ve sadık kalabilmek o hukuk aşkı uğruna çarpıştığımız ruhumuzun derinliklerindeki çalkantılar, durulur mu birgün sizce acaba?

Yüreğimizin çarpıntıları içinde korkmadan, taviz vermeden hakkı savunmak uğruna, haksızlığa sebep olmadan ve yüreğimizdeki cam kırıklarını çoğaltmadan ve o kırıkların derin yaralar açmasına fırsat vermeden, azar azar kanayan yüreğimizin cam kırıklarının farkına varabilmek için bir hukuk sevdalısı olmadan bu meslek yapılabilir mi sizce?

Aşkın derin yaralar açtığı yüreğimizde, adalet merhem olur mu o cam kırıklarının açtığı yürek yaralarımıza? Hukukun içinde hukuksuzluktan korkan yüreğimizin; ürkek, narin ve bir o kadar da dobra dobra cesareti de taşıyan yüreklerimizin cam kırıklarını onarmak lazım değil midir sizce de zaman zaman?

Bir aşk romanındaki aşkların derin felsefesine dalarken, hukuk aşkı ile yanan yüreklerimize bir serin su serpmek için aklımızın ve ruhumuzun adalet için çarpan yüreğimizi ferahlatmak uğruna, hukuk felsefesine derin anlamlar da katabilmek gerekirken üstelik, bunu becerebilmek aşkın felsefesini çözmekten daha mı kolaydır sizce?

Aşk şarkıları dinlerken, hüznü ve kavuşmayı ümit edip beklemek ya da bir türkünün sevda yanıkları yüreğimize bir kor gibi düşünce, aklımıza takılan o hüznü ümide dönüştürmek gerekmez mi zaman zaman? Hadi bu zordur, güç ister çaba ister daha da önemlisi akıl ve bilgi ister diyelim de, bunlar tek başına yeter mi yüreğimizin cam kırıklarını onarmaya?

Zoru başarmak için mesleğin entellektüel yanını bir yana bırakırsak, okumak ve bilginin gücüne vakıf olabilmek için gereken zaman ve sabır var mı bizlerde? Hukuk fakültesinden mezun olup, stajımıza da kazasız belasız bitirdikten sonra avukatlık sınavını da başarıyla verdik diyelim, ya sonrası? Asıl sorun o sonrasından itibaren başlamıyor mu zaten?

Mutluluk (Adalet), uzak dağların doruklarında hiç erimeyen, bembeyaz rengiyle saflığı ve erişilmezliğin gururuyla bizlere sisli tepelerin ardından bakan karlara benziyor. Güneşin sıcaklığından korkmayan, puslu havasıyla soğuk ve bir o kadar da gizem dolu dorukların, insanın ruhunda kopardığı o fırtınalara rağmen, onun ulaşılmazlığına karşın(?), ona ulaşmak için insanın içinde duyduğu kavuşma arzularıyla ölüp ölüp dirildiği mutluluk (Adalet). Bir kadın bedeninin gizeminde kaybolan bizlerin, derin hazların ardında saklı duran ruhların bizlere oynadığı bu oyunda, kazanan bedenlerin ruhlarımızda yarattığı bu sahiplenmeye duyduğumuz açlık neden?

Mutluluk diye yazdığımız yukarıda paragraftaki mutluluğun yerine adalet’i koyduğunuz da değişen bir şeyler hissediyor musunuz yüreğinizde? Adalet Tanrıça’sının dişi oluşu ve bir kadın bedeninin gizeminde kaybolan bizlerin, derin hazların ardında saklı duran ruhların oynadığı bu oyunda, duruşma salonlarında dava kazanmak uğruna benliğimizde yarattığımız bu sahiplen- meye duyduğumuz açlığı neden sonsuza kadar doyuramadığımızı hiç düşündünüz mü?

Yıllar geçtikten sonra, şöyle bir geriye dönüp meslekteki yıllarınızın toplamına göre aldığınız vekalet ve davalarınız sonrasında, ahlaka uygun adaletin hassas terazisinde gerçekleştir- diğiniz adalet, yüreğinizdeki cam kırıklarını onarmaya yetti mi dersiniz? Ya da yüreğinizin cam kırıkları hiç olmadı da “geçmişe değil geleceğe bakarım ben” mi demek daha mı kolayınıza gitti yoksa? Meslek karın doyurmak için yapıldığı müddetçe -ki bu da bir zorunluluktur elbet ama- mesleğe başlarken ettiğiniz yemini, her davada hatırlamayalı çok zaman mı geçti üzerinden? Bizler mi değiştik yoksa zaman mı bizleri değiştirdi? Koşullar mı mesleği bu hale getirdi ya da mesleğin bu hale gelmesinde gizliden gizleye bizlerin de mi biraz olsun -belki de farkına varmadan- olumsuz katkısı oldu, bilemiyorum.

Herkes kendi payına düşeni yaşarken, paylaştığı ortak değerlerin kıymeti mi azaldı, yoksa o ortak değerlerin hiçbir anlamı yoktu da bize yalan mı söyleyip kandırdılar bizleri? Yoksa ne tartışıp paylaşacak ilkelerimiz, sorumluluklarımız, erdem ve doğruluk anlayışımız yok olup gitti de arta kalanlarda da “benden sonrası tufan” deyip, o bir türlü yürekten sahip olup koruya- madığımız ilkelerin yerinde yeller mi esmekte şimdi?

Peki biz şimdi neyi tartışıp, hangi soruna çare bulupta adaleti gerçekleştirmek için ahlaka uygun davranmayı kendimize bir onur borcu bileceğiz? Olmayanı anlatmak ne kadar zor ve boş bir çaba gibi görünmekte halbuki gözümüze. Gerçekler gözümüze batarken, yüreğimizin cam kırıklarına yazı yazmak kimin karnını doyuracak ki? Mesleğimizin gerçek sıkıntıları karşısında ruhumuzu esir alan bu acımasız piyasa koşullarında, onurumuza ve ettiği- miz yeminimize sadık kalabilmeyi gerçekleştirmedeki zorluğa nasıl dayanacak bu hassas yüreğimiz? Neyin hesabını kime vereceğiz ki? Yüreğimizin cam kırıklarının hesabını kendimize vermekten başka çare de olmayınca, mesleğimizde ne yapacağız ki? Soruların cevabı belki bir yerlerde gizlidir ama kim veremeyeceği cevabı olan sorunun muhatabı olmak ister ki? Halbuki muhatap olan mesleği için yemin eden tüm avukatlardır aslında, ama nedense hep bu soruna başkalarının çözüm bulmasını ister, ancak verilemeyecek cevabı olan soruların cevabını, o gizli bir yerlerden çıkarılıp bulunmasını nedense yardımcı olmazlar.

Avukatlar, çözümün kendisine katkısı olsun ister de, bu katkıyı gerçekleştirmek için elinden hiç birşey gelmediğinden dem vurur ve şikayeti sever, ama çözümü -sanki sorunun kaynağı biraz da kendisi değilmiş gibi- neden bunu hep başkalarından beklerler?

Kendi gücünün farkında olmayanlar, güçsüzlerin hüküm sürdüğü dünyanın köleleri olurlar da bunun farkına bile varmazlar.

Belki bu yazının da, kendi gerçek gücünün farkında olmayanlara, bu gücün farkına varmaya ve güçsüzlerin dünyasında belki efendileri değil ama eşit insanlar olarak, -güçsüzlerin hüküm sürdüğü dünyanın köleleri de olmadan- yaşamak için düşünmelerine bir fırsat yaratmak amacıyla yazıldığını düşünürler, kimbilir?

 

Bir Yorum Yazın

Sedat Kartal

Sedat Kartal

Avukat / Bisikletçi / SK Blog Sahibi - İstanbul’da doğdu. Bisiklet sporu merakı yanında basılı ve dijital medya alanında dergi editörlüğü ve görsel yönetmenlik yaptı. Webmaster site tasarımcılığı ile kendi kişisel blog ve avukatlık sitelerinin tasarımlarını hazırladı ve yayınladı.

Benzer Yazılar