Kayıp Zamanların Derin İzleri

Başkalarının yaşamlarını sorgulamak ne haddimize. Bizimki belki sadece kendi hayatımızı sorgularken, zaman geçtikçe düşüncelerimiz ve ruhlarımızdaki değişimlere yol göstermek olabilir sadece. Bunu yazmaya soyunmak ise biraz cesaret ister doğrusu. Bu cesareti gösteren üç beş insandan birkaçı olabilmek için kelimeler yazıya döküldüğünde, hayata ve aşka dair ne varsa saçılıp durur ortaya. Korkularımızı gömmektense içimize, güneşin aydınlığında onları paylaşabileceğimiz üç beş okuyucumuza kucak açarken, hayatın ve aşkın yalınlığında sıradan hayatların izlenimlerini paylaşmak gerekir zaman zaman. Hayata dair izlenimleri, sizlerle beraber paylaşmak için yazıya dökmeye bir gayrettir gösterdiğimiz çabalar. Ağırlıklı olarak aşka dair olsa da yazdıklarımız, sonuçta bu kitapta hayatın içindeki yolculuğumuzda, gözlemlediğimiz olguları dile getirip, yorumunu yapmak ve dilimizin döndüğünce rehberlik etmektir kendi hayat yolculuğumuza.

Uzun ince bir yolda yolculuk yapan yolcuların yüzlerine bakıyorum. Hepsinin yüzünde garip bir hüzün var. Ne olduğunu anlayamıyorsunuz. Endişeden sararmış, korkan insanların yüzleri gibi suratları. Gözler ürkek ve bir o kadar da donuk sanki o mahsun bakışlar. Nereden gelip nereye doğru gittiklerinden ya da daha da önemlisi hangi amaçla yolculuk yaptıklarından habersiz gibiler. Zaman dingin sanki, çok zor ilerliyor ya da onlar için hayat sanki biraz daha yavaşlamış gibi. Bunun kendi kaderleri için iyi mi yoksa kötü bir şey mi olduğuna karar vermekte zorlanıyor gibiler sanki. Oysa ki camdan dışarı bakıldığında, hızla ilerledikleri bu araçtan etraftaki her şey o kadar olanca hızıyla geçiyor ki gözlerinin önünden. Dışarıdaki ayrıntıları fark etmek bir yana, süratle geçtiklerinden olsa gerek bulanıklaşmış renk ve gölgeler dışındaki ayrıntıları fark etmek bile mümkün olmuyor çoğu kez. Ne kadar tezatlık bu halbuki. İçerde ise hayat camın öteki tarafından ne kadar da ağır ilerliyor sanki. İki zıt gücün birbirlerinin tersine yarışarak sanki zamanı durdurmak istiyorlar gibi. Güçlerin savaşı, kazananı ya da kimin daha güçlü olduğunu hiçbir zaman anlayamayacağımız bir paradoks var sanki zamanın izlerinde. Ne geleceğe koşar adım ilerlemek ne de geçmişin yaşanılanlarını ağırdan almak, istedikleri sanki şu anı donuk bir fotoğraf karesi gibi durdurabilmek. Bunu da neden isteyeceklerini de bilememenin sıkıntısı da işin cabası hani.

Hep söylenir ve hayatın gençlik yaşlarında zamanın nasıl da ağır ilerlediğinden dem vurulur ve sonra da yaş kemale eripte, orta yaşı geçmeye başladığımız yaşlarda ise zamanın nasıl da hızlandığından bahsedilir çoğu kez. Çocuklar büyümek isterler, gençler olgunlaşmak ve olgunlaşanlar ise zamanın hızını nasıl yavaşlatabileceklerini düşlerler hep. Oysa ki zaman bildiğimiz zamandır hep. Bildiğimiz aylar, mevsimler, yıllar hep aynı hızlarda devinip giderler halbuki. Bizlerse yaşadığımız zamana özgü bu anları sanki farklıymışçasına ona farklı anlamlar yüklemeyi severiz. Oysa ki o değişen zamanlar değil; yaşamlardır, yaşlardır çoğu kez…

Zamanın tanımını yapmakta ne zor iştir halbuki.  Göreceli olduğu hep söylenir.  Sanki zaman; yaşa, yaşanılan yer ve mevsimlere ve hatta kişilerin yaşamlarına göre değişkenlik gösterir.  Sahi doğru mudur bu gerçekten? İzafiyet teorilerine dalmadan, bilimsel tanım ve hesaplamalardan uzak kalarak biraz düşünmeye ne derseniz?

Yolculuklardan, mevsimlerden hatta günlük psikolojik değişimlerden uzak kalmadan zamanı tanımlarsınız çoğu kez. Ama bizim istediğimiz tanımlama çoğunlukla bu değildir.  Bizler kendimize ait zaman tanımlamalarını yapmak isterken, hayatın koşuşturmaları içinde sadece bize ait bir şeylerin zaman içinde değişmesini isteriz. Değiştirmek isterken zamanı, aslında hayatın uzunca dönemleri içinde yaşadıklarımız ya da yaşamayı arzu edipte hep gelecek bir yer ve zamanlarda gerçekleşeceğine inandığımız hayallerimizi, umutlarımızı besleyip büyütürüz içimizde çoğu kez. Bu hayatın doğal ilerleyişinde hayatın bize çizdiği rotayı yaşamak yerine, kendi rotamızda doğru yer ve zamanlarda kılavuz kaptanlık ya da rehberlik yapacağımız ilkeleri bulmak gerekmez mi zaman zaman? Zaten asıl sorunda bu zaman tanımlaması içinde bizlerin, geçmişten bugüne varan ve istediğimiz geleceğe uzanan uzun bir yolun, nasıl geçileceğini planlamak üzerine kurulmaz mı çoğu kez hayat felsefemiz?

Çoğumuz farkında olmasakta, zamanı geldiğinde, hayat bize bu farkındalığı hissettirdiğinde, ne yapacağımıza karar verememekten duyduğumuz o korku ve endişeyle nasıl baş edeceğimizi bilememenin sıkıntısını duymaz mıyız çoğu kez yüreklerimizde? O zaman yaptıklarımızın muhasebesini yaparken, bulunduğumuz anın artı ve eksilerinden çıkan sonuçları değerlendirmekteki maharetimiz, geleceğin yolculuğunda içimizden gelen sesi dinlemeye başlayacağımız o yaşlarda, doğru seçim ve çözümü bulmak daha kolay olabilir belki de. Bu herkes için geçerli bir çözüm de değildir çoğu kez. Unutmayın ki yaşamlarımızda farkına varmadan kaçırdığımız o kadar şey var ki! Korkarım ki bu farkındalığa vardığımızda çoğumuzu derin bir hüzün kaplar.  Bu neden böyledir?

Yaşamları sorgulamaya kalkmadan, mevcut halimize baktığımızda, herkes kendi olduğu yaşta bu farkındalığı arada bir düşündüğünde, neler hissederiz bizler?  Zorlukları, acıları ve aklınıza gelen ne varsa hayata dair olumsuz olanları bir kenara koyduğunuzda, güzelliklerin yaşamınızda yer ettiklerini hatırlamak hepimizi rahatlatır.

Hayat kolay değildir. Hiçbir güzel şey hayatta çoğu kez kendiliğinden gelip bizi bulmaz. Bunun şans ya da fırsatlarla sizi bulmasından bahsetmiyorum. Anlatmak istediğim şey mutlululuğun tanımı bilmek değil, mutluluğun herkes için kendimizce öğrenilebilir olduğunun farkında olmaktır. Yoksa evet, zenginlik, şans, gençlik, sağlık vs. gibi olumlu olguların çoğunu kontrol edemez insan hayatta. Önerilen şey de, bu kontrolü abartarak hayatı kendimize zehir etmekte değildir zaten.

Burada önemli olan şey, neyi neden istediğimizi ve sahip olduğumuzda bunun keyfini çıkarabilmeyi başarıp başaramadığımızdır. Bu sayılanlardan pek çok şey şansa da bağlı olmayabilir. Yaşınızı, ailenizi, doğduğunuz yeri, cinsiyetinizi belki belirleyemezsiniz. Belirleyebileceklerinizden olan olgularda da mutluluk, kendi yaşantınız içinde sahip olduklarımıza bakıp, başkalarının onlara sahip olamadığını görüp şükretmek değildir bu. Çünkü her zaman doğru sonuç vermeyebilir. İnsanın sosyal bir varlık olması buna engel olmaktadır. Toplum ve aile ilişkilerinden yalnız olmadığımız bilinci de buna eklendiğinde, hayatın olumlu ya da olumsuz etkilerini yaşayan yine biz bireyler olmaktayız. Bu insanın hayata önce bireysel sonra toplumsal olarak baktığı ve değerlendirdiği bakış açılarıyla ilgilidir.

Herkes için geçerli olan doğrular bulunmayabilir hayatımızda. Hayatı siyah beyaz keskinliklerde yaşamak yerine, farklı renklerin de olduğunu fark ederek yaşamak gerekir. Hayat belki renklerin dünyasında bize düşen renkleri hep istediğimiz gibi sunmayabilir. Çoğu kez de sunmaz zaten. Çaba göstermek gerekir bazen. Gösterilecek çabaların, emeklerin neler olabileceğini bulmak ve renklerin dünyasında bizim payımıza düşen renklerin çoğalmasını sağlamaya çalışmak, çoğu kez herkesin kendince yapabileceklerinde saklıdır.

İşte bu sorunun cevabında asıl önemli olan şey; insanın ruhunda saklı olanlarla, hayatımızda yaşadığımız güzellikleri ortaya çıkarabilmekteki maharetlerimizi gösterebilmemizde saklı olduğunun farkına varabilmekte gizlidir.

Bu ise ancak, hayat yolculuğumuzun seyir defterine neler yazıldığına bakıp, onları doğru okuyarak anlaşılabilecek bir şeydir.

Bir Yorum Yazın

Sedat Kartal

Sedat Kartal

Avukat / Bisikletçi / SK Blog Sahibi - İstanbul’da doğdu. Bisiklet sporu merakı yanında basılı ve dijital medya alanında dergi editörlüğü ve görsel yönetmenlik yaptı. Webmaster site tasarımcılığı ile kendi kişisel blog ve avukatlık sitelerinin tasarımlarını hazırladı ve yayınladı.

Benzer Yazılar