Hayatın İçinde Hukukun Dışında

Hepimiz, hayatımızı yaşadığımızı ve hayatın içinde var olduğumuzu hissederken, acaba kaç meslektaşımız, hayatın içinde hukukun dışında bir yaşamımız olduğunu fark etmektedir dersiniz? Hayatın yaşanılası güzelliklerini fark etmeden yitirdiğimiz onca yılın ardından, kendi hayatımızı hukukçu kimliğimizle mütemadiyen nefes dahi almadan yaşarken, hayatın kendimize ait olmasını istediğimiz küçük kaçamaklarını görmeden ve yaşamadan, bütün bunların kendi hayatımızdan nasıl pas geçtiğinin farkında olamadığımızı kaç meslektaşımız düşünmüştür sizce?  Yaşantı ile doya doya yaşamak arasındaki farkı fark edebilecek küçücük mutlulukları yanı başımızda iken göremezken, büyük mutluluklar ve ideallerin ulaşılmazlığına ulaşmak için boşuna çabalarken, kendi hayatımızdan çalınanların neler olabileceğini hiç düşündünüz mü? Hayatın içinde ve hukukçu kimliğimizle gerçek adaleti sağlamak uğruna müvekkillerimiz için çabalar dururken, kaç meslektaşımız üzerimizdeki cübbelerimizi çıkartıp onu askıda bırakarak, özgür ve mutlu birer birey olarak kendimize ait olan o yaşanılası hayatı, hayatın içinde hukukun dışında da yaşamamız gerektiğinin farkındadır dersiniz?

Hukuk fakültelerinde okurken o gençliğimizde yaşadıklarımızla, şimdi şu anda bürolarımızda, adliyelerde, mahkeme kalemlerinde veya duruşmalarda koşuştururken kendimize ait zamanlarda neler yaptıklarımızı,o gençlik zamanlarımız ile mesleğe başladıktan sonraki zamanlarda nelerden feragat edip ne tür fedakarlıklarda bulunduğumuzu kaç meslektaşımız bire bir karşılaştırdı ki? Mesleğimizin sıkıntılarını yıllarca omuzlarımızda taşırken, bu yükün ağırlığını hafifletmek için şikayet etmek dışında, hayatımızdan çalınan ve sadece bize ait olan yapabileceklerimizin neler olduğunun muhasebesini kaç meslektaşımız tuttu ki? Üstelik bunu düşünürken, -ki düşündüysek eğer!- hayat hırsızlarının yaşamlarımızın en güzel yıllarında yapamadıklarımızı çaldığına hayıflanırken, bu hırsızın failini hiç bulamayacağımızı veya bulabilsek bile onu hangi adil yargılama sonrası verilecek cezanın, bizim hayatımızdan çaldıklarını asla geri getirmeye yetmeyeceğini, hiç bir ceza veya bedelin bunu sağlayamayacağına kaçımız vakıf olabildik ki? Hayat hırsızları, hayatımızdan ufak ufak kendimize ait olmasını istediğimiz güzelliklerin mutluluklarını çalarken bizlerden, bizler hep öteledik durduk yaşamak istediklerimizi. Ne yazık ki hem de mesleğimizin bin bir sorunuyla uğraşıp dururken yitip giden yılların ardından bakakalırken, geçmişe yönelik olarak bunun bizlerin hayatımızdan çaldıklarını asla geri vermeyeceğini fark etmeden yaşamayı da becerebildik üstelik.

Bir yazımda mutluluğu tanımlamaya çalışırken; “Mutluluk, uzak dağların doruklarında hiç erimeyen, bembeyaz rengiyle saflığı ve erişilmezliğin gururu ile bizlere sisli tepelerin ardından bakan karlara benziyor. Güneşin sıcaklığından korkmayan, puslu havasıyla soğuk ve bir o kadar da gizem dolu dorukların, insanın ruhunda kopardığı o fırtınalara rağmen, onun ulaşılmazlığına karşın, ona ulaşmak için insanın içinde duyduğu kavuşma arzularıyla ölüp ölüp dirildiğimiz mutluluk…” diye yazdığımda aslında tanımı abarttığımın farkındaydım. İstedim ki tanımda geçen mutluluğun, aslında uzak dağların soğuk doruklarında olmadığını, onun erişilmezliğini bizlerin var ettiğini ve mutluluğun aslında o soğuk doruklarda değil, yüreğimizin sıcaklığında olduğunu ve bunu elde edebilmek için ölüp ölüp dirilmemiz gerekmediğini belirtmek içindi bu abartmalı tanım.

Hayatın mutluluğunu yakalamak uğruna nelerden vazgeçtiğimize ilişkin onlarca örnek verilebilir. Mesela, en son ne zaman kendinize ait zamanlarda okumak istediğiniz bir kitabı okuduğunuzu, en sevdiğiniz filmlere gidip o hayal dünyasında kendinizi bulduğunuzu ya da bir şiirin sıcaklığını ne zaman okuyarak içinizde hissettiğinizi, hani belki bir ressam değildiniz de ama yine de en son ne zaman bir resim yaptığınızı ya da canlı bir klasik müzik konserine giderek hayatın gürültülü sesleri yerine, o müziğin doyumsuz keyfine vararak kulağınızdaki pası sildiğinizi veya en basitinden en son ne zaman güneşin doğuşu ya da batışını seyrederek hayatın tadını çıkarttığınızı veya yine bu dünyada yalnız başımıza yaşamadığımızı hatırlatan bir kedi ya da köpek yavrusunun başını okşayarak o hayvanların size hisli hisli bakışından ne kadar sevindiğini ruhunuzda hissederek, uzun süre bunu neden yaşamadığınızı hiç kendinize sordunuz mu? Ya da kendinize vakit ayırarak başka ülkelerden yabancı insanları tanımak ve o yabancı ülkeleri görmek için kültür turlarına katılmayı düşündüğünüzü, en son olarak ne zaman yüzdüğünüzü ya da tenis oynadığınızı veya dostlarınızla birlikte en son ne zaman gerçekten katılarak, tuttuğunuz takımın maçını stadlarda coşkuyla izlediğinizi hatırlıyor musunuz? Yeni bir anne ya da baba olduğunuzda, yeni doğan çocuğunuzun minicik ellerini ve ayaklarını avuçlarınıza alıp sizden bir parça olan o canı sevgiyle okşayıp öptüğünüzde, bebeğinizin o kocaman gözleriyle sizi tanıyıp size gülücük attığında, sizin de ona gülücüklerle karşılık verdiğinizde duyduğunuz keyfi ve mutluluğu en son ne zaman yaşadınız? Bu örnekleri istediğiniz kadar çoğaltabilirsiniz. Hayat bunları size öğretirken, sizin gerçekten bu mutluluğu es geçmeden hayatı doya doya yaşamak için ne kadar çaba sarf ettiğinizi sınamaktadır aslında. Önemli olan da budur zaten.

Bütün bunları düşünürken şunu söylemeye çalışmaktayım ki; Siz, hayattan keyif ve mutluluk almak için ne kadar çaba gösterirseniz, o da size bu çabalarınızın karşılığını verir. Hayatın içinde mutluluğunuz, onu ne kadar çok istediğinizle alakalıdır ve bu bir yaşam kültürü olup, size okullarda öğretilmez. Mutluluğu yaşamayı öğrenmeniz için mutluluğun tanımını kendiniz yeniden yapmalısınız. Bahaneler sıralamak, imkansızlıklardan bahsetmek ve hayatınızda yapmak istediklerinizi ötelemek hayat hırsızlarına imkan vermektir ki bu size hayatınızdan çalınanları geri getirmek için göstermeniz gereken çabaları da boşa çıkarır. Başkalarının hayatından çalınanları kurtarma gayretinize hukukçu kimliğinizle, adil ve hakkaniyete uygun adaleti gerçekleştirme çabalarınız elbette ki takdir edilecektir ama ya hayatın içinde hukukun dışında, sizin hayatınızdan çalınanlara karşı, bunun için sizler ne yapmaktasınız? Ya da bunun bedelini hiç bir şeyin ödeyemeyeceğine vakıf olabilmek için hayatınızda daha ne kadar mesleğinizden mutsuz olmanız veya huzursuzluk duymanız gerekecektir? Unutmayın ki, siz hayata gülümsemezseniz hayatta size gülümsemez.

Mutluluk para ile satın alınmaz, ama siz hayatta mutlu olmayı öğrenirseniz bunun için sizden bir bedel ödemenizi de istemez. Çevrenize bir bakın ve doğanın güzelliklerini insana sunan küçücük mutlulukları almayı öğrenin ki büyük ve ulaşılmaz mutlulukların peşinde koşup sonunda hayal kırıklıklarına uğramaktansa, kendi hayatınıza ait olan küçük mutlulukların keyfine varın. Hayatta mutlu olunacak ve keyfine varacağınız ve hayatınızın siyah-beyaz koyu griliği yerine, kendinizi severek rengarenk bir gök kuşağının içinde yaşam kalitenizin yükseldiğini hissettiğinizde veya hayatın içinden bulup fark edemediğiniz mutlulukların ne kadar çok olduğunu fark ettiğinizde, hayat hırsızlarının sizin hayatınızdan çalamayacakları güzellikler olduğunu gördüğünüzde, inanın siz bile buna çok şaşıracaksınız.

Mutlu yaşamak için kendi hayatınıza ait olan küçük mutlulukları başkalarının çalmasına fırsat vermeden, mutlu yaşamanın öğrenilebilir olduğuna kendinizi inandırın ve hep mutlu kalın; böylece hayatta tutunamayan veya hep kaybeden o insanlardan biri olmanız gerekmediğini de anlamış olursunuz.

 

Bir Yorum Yazın

Sedat Kartal

Sedat Kartal

Avukat / Bisikletçi / SK Blog Sahibi - İstanbul’da doğdu. Bisiklet sporu merakı yanında basılı ve dijital medya alanında dergi editörlüğü ve görsel yönetmenlik yaptı. Webmaster site tasarımcılığı ile kendi kişisel blog ve avukatlık sitelerinin tasarımlarını hazırladı ve yayınladı.

Benzer Yazılar