Bir Romandan Aşk Üzerine Alıntılar-8

Foto2Uzun ince bir yolda yolculuk yapan yolcuların yüzlerine bakıyorum. Hepsinin yüzünde garip bir hüzün var. Ne olduğunu anlayamıyorum. Endişeden sararmış, korkan insanların yüzleri gibi suratları. Gözler ürkek ve bir o kadar da donuk sanki o mahsun bakışlar. Nereden gelip nereye doğru gittiklerinden ya da daha da önemlisi hangi amaçla yolculuk yaptıklarından habersiz gibiler. Zaman dingin sanki, çok zor ilerliyor ya da onlar için hayat sanki biraz daha yavaşlamış gibi. Bunun kendi kaderleri için iyi mi yoksa kötü bir şey mi olduğuna karar vermekte zorlanıyor gibiler sanki. Oysa ki camdan dışarı bakıldığında, hızla ilerledikleri bu araçtan etraftaki her şey o kadar olanca hızıyla geçiyor  ki gözlerinin önünden. Dışarıdaki ayrıntıları fark etmek bir yana, süratle geçtiklerinden olsa gerek bulanıklaşmış renk ve gölgeler dışındaki ayrıntıları fark etmek bile mümkün olmuyor çoğu kez. Ne kadar tezatlık bu halbuki. İçerde ise hayat camın öteki tarafından ne kadar da ağır ilerliyor sanki. İki zıt gücün birbirlerinin tersine yarışarak sanki zamanı durdurmak istiyorlar gibi. Güçlerin savaşı, kazananı ya da kimin daha güçlü olduğunu hiçbir zaman anlayamayacağımız bir paradoks var sanki zamanın derin izlerinde.

Ne geleceğe koşar adım ilerlemek ne de geçmişin yaşanılanlarını ağırdan almak; istedikleri tek şey sanki şu anı donuk bir fotoğraf karesi gibi durdurabilmek. Bunu da neden isteyeceklerini de bilememenin verdiği sıkıntısı da işin cabası hani. Yalnızlığımda kaybetmek istemekten korktuğum her şeyin tek sebebinin kendim olamayacağımın farkındayım. Zenginliklerin kör ettiği değerlerin farkına vardığımda, kaybettiklerimin çokluğu karşısında dehşete kapılmaktan kendimi alamıyorum. Paylaşmak istediğim bir hayat değil belki ama, yaşanılan onca şeyden sonra tek başına kaldığımda, paylaşırken anlayamadığım ve daha da kötüsü kaybettiğimde ancak farkına vardığım o kadar büyük kayıplar olduğunu anlıyorum ki şaşırıp kalıveriyorum işte böyle. Hayatımda ters giden bir şeyleri yerli yerine koymaya çalıştıkça anlamsız bir şekilde çuvallayıp duruyorum. Sihirli bir dokunuş gerekiyor bir yerlerden. Sevmeyi arzulayıpta, gerçekte hayatta bulduğumu sandığım ve her seferinde sonunda hayal kırıklıkları ile baş başa kaldığımda anladığım bu kayıpların, neden hep beni bulduğuna bir türlü anlam veremiyorum. Geçmişin beni asla yalnız bırakmadığını bilmeme rağmen, ben geleceğin mutlu gülümseyen yüzlerinde hayatta paylaştığım küçücük mutlulukları özlemek yerine, onları doya doya tekrar yaşamak isterken bu aksiliklerin sebebini bir türlü bulamıyorum.

Bu bir türlü bilemediğim yalancı bir esaret mi? Yoksa kendime oynadığım bu tuhaf oyunların sonunda hayallerimle bu hayattaki beklentilerim uyuşmadığında düştüğüm yanılgılar mı? Ya da hayata dair beklentilerimi, büyütüp büyütüp o kavuşamayacağım hayallerin derin girdapları içinde boğuluyor olmaktan mıdır? yoksa bu hep kaybedişlerim, bir türlü karar veremiyorum. Oysa ki hayat o kadar basit ki! Hele ki bizlerin o derin yalnızlık ve korkularımızın o ağır örtüsü altında kımıldayamadan sıkışıp kaldığımız anlarda dahi özgürce nefes almak bile o kadar zor geliyor ki insana. İşte bu hallerde bile insan, başkalarına bakıp, acaba herkes aynı sıkıntıları yaşıyor da yüzlerine taktıkları o sahte mutluluk maskeleriyle bizler, aslında mutsuz olan bu insanları mutlu zannedipte kendimizi mi kandırıyoruz acaba diyorum!

Bilinmeyenleri değil, adım gibi emin olduğum öz güvenim yerlerde sürünüyor şimdilerde. Asıl amacın “ben” mi? Yoksa “o” mu? olduğuna karar vermede duyduğum tereddütlerin sonunda, ne tam kazanıyoruz ne de tam kaybettiğimizi anlayabiliyoruz. Araf misali ortalarda gezinirken, hep uçları merak ediyoruz ama o uçlardaki sonlardan bir o kadar da korkuyoruz. Tıpkı aşkın labirentlerinde, aşık olduğumu zannettiğim kadınla birlikte, hiç bulamayacağımı sandığım gerçek aşkımın hayalleri peşinde ve bu labirentin soğuk duvarlarla örülü sonsuz aralıklarında kaybolmaktan korktuğum gibi korkuyorum yine..

Dışarıda olanca hızıyla akan anlayamadığım bir dünya var! Zaman dingin değil sanki, hiç kimse hiçlikte değil de sanki varlıkta bir bütün oluyorlar gibi. Yalnızlığı kötülemenin üzerine kurulu bir dünyada, insanın kendine asla yetemeyeceği inancına dayatılan bir fikrin, sanki bir mengenenin uçlarında sıkıştırılıp nefessiz bırakılmaktan farkı olmadığına inanmaktan çok yorulduğumu hissediyorum. Ama yine de ne geleceğe koşar adım ilerlemek ne de geçmişin yaşanılanlarını ağırdan almak istemiyorum. İstediğim tek şeyin, sanki şu anı donuk bir fotoğraf karesi gibi durdurabilmek olduğuna da kendimi inandırmaya çalışmayı da nedense aklım almıyor bir türlü. Yaşamlarını başkalarının varoluşları üzerine kurup, tek başına sorumluluk sahibi olamayanların ya da bunu başaramayacakları korkuları ile büyütülmüş olanların bunu neden isteyeceklerini de bilememenin sıkıntısını çekiyor olmamın sebebi de onlar gibi olamayışım olabilir mi acaba?

Yalanlar üzerine inşa edilen sahte mutlu hayatların, riyakar bir dünyanın sahte cennetlerinde yaşamayı sürdüren, ama gerçekte mutluluk oyunlarında mutlu olmayı öğrenemeyen o kötü insanların nefretlerinin, benim yaşam sevincimi tüketmesine engel olmaya çalışmaktan yorgun düşüyorum çoğu kez. Anlıyorum ki herkes kendi payına düşeni yaşarken bu hayatta, paylaştığı ortak değerlerin kıymetini mi azaltıyorlar yaşadıklarıyla, yoksa o ortak saydığımız değerlerin aslında hiç bir anlamı yoktu da aşk için yalan mı söyleyip kandırıyorlar mıydı yıllar boyu bizleri?

Hep başkalarının hayatlarını sorgulamak isterken gösterdiğim bu deli cesaret, aslında sadece kendi hayatımı sorguladığımın farkına varmamı sağlamasının ötesinde, kendi hayatıma dair ne varsa olabildiğince hoyratça ortaya savurup kelimelere döktüğümde, kendimi neden çıplak, mutsuz ve savunmasız olarak bulduğumu da anlamama yardımcı olmuştu! Bütün bunların, başkalarını ikna etmek ve kendi zaaflarıma karşı kendimi koruyacağıma olan inancımı pekiştirmek için yapılmış bir koruma içgüdüsü müydü? bu diye düşünmeden de edemiyordum çoğu kez. Çoğumuz gibi bende farkında olmadığım halde hayat bize bu farkındalığı hissettirdiği zaman, ne yapacağıma karar veremediğimde duyduğum o gereksiz korku ve endişelerle nasıl başedeceğimi bilememenin sıkıntısını duyuyorum içimde.

Zorlukları, acıları, aklıma  gelen  ne  varsa  hayata  dair olumsuz olanları bir kenara  koyduğumda, güzelliklerin aşk yaşamımda yer ettiklerini arada bir hatırlamak rahatlatıyordu bazen beni. Bu arada asıl önemli olan şeyin; insanın ruhunda saklı olanlarla, hayatında yaşadığını zannettiği o eski aşklarında hissettiği o tuhaf duyguların ardına izlenmiş olan o sırların da neler olduğunu da anlamaya çalışmıyordum artık.

Ancak artık şunu çok iyi biliyorum. “Aşk”; çoğu kez yanlış anlaşılan ve bu sebeple de güllerle süslenmiş yollarında mutsuz biten ve çoğumuz için doğru yolunu bulamadığımız karanlık bir dehlizin labirentlerinde birlikte kaybolup gittiği uzun bir yolculuktur.

 

Bir Yorum Yazın

Sedat Kartal

Sedat Kartal

Avukat / Bisikletçi / SK Blog Sahibi - İstanbul’da doğdu. Bisiklet sporu merakı yanında basılı ve dijital medya alanında dergi editörlüğü ve görsel yönetmenlik yaptı. Webmaster site tasarımcılığı ile kendi kişisel blog ve avukatlık sitelerinin tasarımlarını hazırladı ve yayınladı.

Benzer Yazılar