Bir Romandan Aşk Üzerine Alıntılar-5

Foto2Dokunmak kadife tenli bedenlere ve tutabilmek sevdiğin insanın narin ellerini. Ve koklayabilmek teninin kokusunu bahar çiçeklerini koklar gibi hem de. Kelebek ömürlü kadar kısa geçen baharda yağan o bahar yağmurları, ıslanan bedenlerimizle birlikte üşütmese de bizi, ama ya o yalnızlıktan aşka dair ümitlerimiz kalmadığına olan inancımız; her yeni gelen baharlarla birlikte her daim aklımıza düştüğünde bazen üşür ve ürperir ya bu yüreğimiz. Hissettiğimiz yaş ve gençlik ruhlardaydı halbuki, bilemedik bunu gençken başımızda kavak yelleri eserken, ama aşkın yaşı da yoktu ya belki de, ama bu bahar hepimizindi ve hiçbir ayrım gözetmeden bize kucağını açardı her daim gelişiyle. Geçmiş baharlarda aşık olamadıysan eğer üzülme, bu bahar sana bir şans  belki de. Unutma ki bu baharda gelen her yeni diğer baharlar gibi geçip gidecek belki de ama tekrar gelecek ve sen baharda gerçek aşkını bulana kadar sabırla sana rehber olmaya devam edecek .

Bir “Hukuk” dergisinde okuduğu yukarıdaki satırlar onu derinden etkilemişti. Halbuki, baharın her gelişinde, hayatında gerçekten dokunmak isterken o kadife tenli bedenlere, nedense aklına ayrılıklarının hep sonbahar aylarına denk geldiğini anımsadığında buna çok şaşırdı. Ayrılığın adı “Eylül” ü anımsarken; dallarında sararan ve hızla dökülen o kızıl renkli  yapraklarla beraber sonbahar hüznünü yaşadığında, savrulan yapraklar gibi savrulduğunu, hayatının o yalnızlıklarında yüreğinin üşüdüğünü ve ruhunun ürperdiğini hissetti yeniden. Daha sonra aniden bir gülümseme belirdi yüzünde; gençken başında kavak yellerinin estiği yılların sanki asırlar kadar kendisine uzak olduğunu zannettiğinde, gelen her yeni baharın kendisi için bir şans olduğuna inanmak isterken üstelik, baharın ona kendi gerçek aşkını buluna kadar rehber olmaya devam edeceğine inanmakta zorlandığını hissetti gönülsüzce.

Aşkın gerçekten yaşı yoktu belki de, diye düşündü. Ama, öyleyse bunca yıldır aradığı aşkını bulduğunu zannettiğinde, geçen onca zaman yitirilen gençlik yıllarının bedeninden ziyade ruhunda yarattığı bu derin ve hüzünlü yorgunluk ve yalnızlığın sebebini bir türlü bulamadığı gerçeğini gördüğünde, ne yapacağını şaşırdı. Öfkenin, nefretle olan kardeşliğine isyan etmedi yine de. Ama, hayatın; sonsuz evrendeki benzerliklerini, insanların düşlerinde yarattığı özdeşleştirme çabaları olduğunun farkına vardığında, kendisine anlatılan o masallardaki aşkların bazen yaşanmadığına inanmak istedi. Kendisinin -ve belki de gerçek aşka inanan diğer tüm insanların- kandırıldığına, gerçekte olmadığı bir hayalin, hayatında ona anlamsızca oyunlar oynadığına ve bu oyunun sonunda asla mutlu aşklara kavuşarak, yıllardır aradığı huzura kavuşmasına birilerinin ya da bir şeylerin engel olduğunu düşündü.  Ama bu engellerin neler olduğu konusunda bir sonuca varamadı.

Hayatı sarsıntılı bir tren yolculuğuna benziyordu sanki. Sonsuza kadar süreceğini sandığı bu hayat yolculuğunda iniş çıkışlı tepelerden, mevsimlerden, istasyonlardan geçip gidiyordu. Bazı istasyonlarda kendisine ait olmasını istediği şeyleri yanına alırken, bazen sevdiğini bile o istasyonların birinde bırakıp yolculuğuna devam ediyordu. Yeni insanlar katılırken yolculuğuna o yeni istasyonların birinde, o tanıdığı ve hatta aşık olduğunu zannettiği eski sevgililerini bile bazen istemese de bırakmış oluyordu, o geçmişinin sonsuz uzaklarında. Hayatı devam ettiği müddetçe; hayatının yolculukları hiç bitmeyecek, hep istediğimiz insanlarla arzuladığımız o muhteşem hayatı, aşkları, dostlukları yaşamak için her daim hep  yeni istasyonlara uğramayı büyük bir sabırsızlıkla bekliyor olacaktı.

Varolmayan kentlerin, varolmayan nehrin kıyısına bakan bu küçük otelin, kuzeyde karlı dağın tepelerine bakan odasında, perdeleri aralayan bir elin camda yarattığı boşlukta parlayan bir çift siyah göz ürkek bakışlarla sessiz sokağı gözlüyordu.

Otelin ikinci katında balkonun yanına konulan ve otelin adının yazdığı ışıklı gece mavisi panonun ışıltılarında cama yansıyan surattaki derin ifadeye anlam vermek gerçekten güçtü. Parıldayan ışıklı panoda “Hayat” otelinin adı yazıyordu. Az sonra pencerenin perdeleri kapandı. Sokağın sessizliği sürüp gidiyordu. Arada bir duyulan fakat her duyuluşunda o ıslık sesli rüzgarın pencerede yarattığı tıkırtılardan nefret ediyordu. Bu ses, iğrenç bir kurt uluması gibi her gece yarısından sonra bir işkence halini alıyor ve bu rüzgarın o karlı dağın eteklerinden bu küçük kasabaya doğru sertçe esmesinden de nefret ediyordu.

Bu soğuk kış günlerinde hayatının birkaç ayını burada geçirmek ona müthiş bir sıkıntı veriyordu. Zamanını kendi tayin edemiyor, aldığı “işin” neden her zaman kış aylarına denk geldiğini aklı almıyordu. Ve neden hep kendisinin burada kalmasına mecbur bırakıldığına isyan ediyor ve bunun kendisine yapılan en büyük “kötülük” olduğunu düşünüyordu.

Otelin ikinci katında, balkonun yanına konulan ve otelin adının yazdığı ışıklı panonun lambaları sabahın ilk ışıklarıyla birlikte söndürülmüştü. Az sonra pencerenin perdelerini araladı. Bu arada sokağın, geceden kalan rüzgarın sesini kesmesiyle birlikte derin sessizliği sürüp gidiyordu. Kışın uzun ayları sona ermiş, pencereden ılık bahar mevsimini müjdeleyen güneşin ışıltıları bu küçük otel odasını aydınlatmaya başlamıştı. Geçip giden bu soğuk kış günleriyle beraber hayatının birkaç ayını burada geçirmek şu anda ona bir sıkıntı vermiyordu. Zamanını kendi tayin edebiliyor ve aldığı “işin” neden hep kış aylarına denk geldiğini de anlıyordu. Ve artık neden hep kendisinin burada kalmasına mecbur bırakıldığına isyan etmiyor ve bunun kendisine yapılan en büyük “mükafat” olduğunun sırrına varıyordu.

Bütün bu kendi istekleri dışındaki ısrarların, çalıştığı yayınevi  sahibi tarafından neden istendiğini, bir sırrı çözer gibi kendisini çözenin yayıncısı olduğunu biliyordu. Çünkü yayınevine gönderdiği en beğenilen “aşk romanlarını” hep bu yerde ve zamanlarda yazdığını, kendisinin en verimli olduğu zamanların ve sırların, o soğuk ve karlı kış günlerinde bu sessiz otelde kaldığında gün ışığına çıkarabildiğini, kendisinden önce nasıl olur da yayınevi sahibi keşfedebilmişti acaba?

Bu yaşanılası dünyayı daha da yaşanılabilir kılmak için bu dünyayı sevdiğini anladığında; kendisinin de insanlara aşık olmak için doğanın kendi ruhu ve bedeninde aşkı tekrar yaşamak için kendisine verdiği baharın bu canlanışına gerçekten katılarak yeniden aşık olmak istedi.

“Baharda yeniden aşık olmak”; her bir bitişin, yeni bir başlangıç olduğunu anlaması için hayatında, bu bitişlerle birlikte kendi hayatına yeni bir başlangıç kapısı araladığını anlayabilecek “bilgeliğe”  ulaştırır mıydı acaba kendisini?

 

Bir Yorum Yazın

Sedat Kartal

Sedat Kartal

Avukat / Bisikletçi / SK Blog Sahibi - İstanbul’da doğdu. Bisiklet sporu merakı yanında basılı ve dijital medya alanında dergi editörlüğü ve görsel yönetmenlik yaptı. Webmaster site tasarımcılığı ile kendi kişisel blog ve avukatlık sitelerinin tasarımlarını hazırladı ve yayınladı.

Benzer Yazılar