Bir Romandan Aşk Üzerine Alıntılar-3

Aradan geçen zamanın, ruhumuzda açtığa yaraları büyütmesine rağmen, zamanın tuhaf anlamsızlığına kapılan ruhumuzun, hala küçük güzelliklerden tatlar alması ve hayatı olduğu gibi yaşama isteğimizden, sevenlerin ayrılmasında bile bizlerden o ümidin kırıntılarını yüreğimizden koparmayı başaramamasından müthiş bir sevinç duyuyor olacağız. Bu arada hayatımız, tadılan güzelliklerle ve yakalanabilen küçük mutluluklarla birlikte sürüp gidiyor  olacak işte. Hayat, her şeye rağmen, ne olursa olsun elde edemediklerimizle bir gün ona kavuşma umutlarını hiç kaybetmeden devam ediyor olacak ve aynı zamanda hep geçmişe takılıp kalınamayacağına ve yaşanılan bugünlerin yaşanacak yarınlara hazırlık olduğunu da  öğretiyor olacak bizlere. Yarınlar, bizlerin ona kavuşma özlemlerine bugünlerde tercüman oluyordu belki de ama o özlenen ve istediğimiz yarınlara kavuşmak için daha ne kadar beklememiz gerektiğini söylemiyordu henüz bizlere. Katlanabilecek sıkıntılarımıza göğsümüzü gerdiğimiz bedenlerimiz, sabır taşlarını çatlatana kadar sabırla muradına ermeyi bekleyen dervişler gibi sessiz sessiz zamanın şu sonsuz evren içindeki salınımına bakıp, sonsuz bir sabra sahip olamayan biz ölümlü insanların vaktinin yetmeyeceğine olan korkularımız, hayat yükünün ağırlığını omuzlarımızda daha da ağırlaştırmasına rağmen, “yarınlar bizim diye!”  haykırabilecek yaşama sevincini de hala yüreğimizin bir köşesinde saklıyor olabilmek bile bizim için ufacık bir ümit olarak kalmış olsada ona sarılacağız delicesine….

Ayrılığın toz duman ettiği yarınların karanlıklarında gezinirken insanın gözleri hiç bir şey görmüyor. Sararmış yaprakların sonbaharda dallarından dökülüşü gibi sararıp solsa da bedenlerimiz, o gün geldiğinde yüreğimizde saklayıp büyüttüğümüz o güzel hayallerin solup gidişine dur diyemeyeceksek eğer, bunun tek sebebi senin onları ışıksız ve susuz bırakman olacaktır. Tan yeri ağaracak mı ağır ağır geçse de gecenin koyu saatleri, yarın güneşle aydınlandığında ortalık, o güneşin ışıltıları dağıtabilecek mi yüreğimin karanlığındaki o mutsuzlukları? Yağmurlar yağmaya başladığında sanki gökyüzünün sizin için ağladığını, yağan yağmurun yitirilen aşkların ardından sanki boş sokakları ıslatması gibi kendi yüreğinizin boşluğuna sızan damlalar olduğunu zannettiğinizde ya da yağan yağmurların altında sizi terk eden insanların da ıslanırken “beni hatırlıyor mu acaba?” dediğiniz oldu mu hiç kendinize? Herkes yağmurdan ıslanmamak için hızlı hızlı kaçışırken siz ve sevdiğiniz birbirinize sarılıp ıslak bedenlerinize aldırmadan birbirinizi çılgınca öperken, mutluluk göz yaşlarınız yağmur damlalarına karıştı mı hiç? Gerçek aşkları anlayabilmek ve yaşayabilmek için bunları yaşayabildiyseniz eğer, o an ayrılığın ortasında yapayalnız kalmış olsanız bile, siz de gerçekten aşık olduğunuzu fark etmişsiniz demektir  bu. Ama asıl acı olanı, bütün bu yaşanılanların gerçek aşk mutluluğunuz için olduğunu o zamanlarda anlamak yerine,  bunu o sevdiğinizi kaybettiğinizde anlamanız ne kadar da ızdırap verici olur sizler için, tıpkı şu an yağan yağmurların sevenlere ayrıldıklarını hatırlattığında duydukları acılar gibi….

Hayat, her geçen gün ömrümüzden bir günü daha alıp giderken, yaşamanın vakit doldurmak olmadığını da öğretiyor bizlere. Yaşamanın sadece nefes alıp vermek olmadığını da öğrendiğimiz halde hayatın sırlarında kaybolurken ve o hayat bize her geçen zamanda yeni bir şeyler öğretirken, aslında hayatın sonsuz evrendeki benzerliklerinin içinde, biz ölümlü  insanların hayallerinde yarattıkları sonsuz koşuşturmalar peşinde sürüklenip geçtiğini bizlere haykırırken, aynı zamanda bazen de tüm o düşlerimizde yarattığımız özdeşleştirme çabaları olarak yaşadığımız hayatın farkına varabilmeyi de aslında öğretiyor bizlere. Sadece kendimizin ve başkalarının olduğu bu hayatın benzerlikleri içinde başımız dönerken, o  düşlerimizde yarattığımız özdeşleştirme çabaları sonrasında, acaba istediğimiz mutluluğa ulaşabiliyor muyuz? Belki de hepimiz kendi dünyamızın geçmişinden, bilinçaltımızın derinliklerinde farkına varmadan hep başka insanların peşlerinden sürüklenirken, aslında kendimizi unutmuş ve kendimize yabancılaşmış olmuyor muyuz sanki? Öyleyse bütün bu  yabancılaşmalar, hayata küsmeler ve başkalarının yokluklarıyla yaşanılan bu mutsuzlukların bitmek ve tükenmek bilmeyişi niye?

Hayat, bütün bu yaşanılanların ardından kızgın bir öfkeyle haykırıp, bu kızgınlıkla ağıza alınmayacak küfürler savurmak değildi. O, öyle sıradanlığa ait şeylerin toplamı da değildi ama, elde avuçta ne varsa verilipte sevdiğin insanın uğruna, sonradan da duyulan pişmanlıkların, insana kaybettirdiklerine de bakıp gözlerimiz yaşlı şimdi; ama ya o yitirilen onca umudun soluşu, uçup gidiveren avuçlarımızdan, onları nasıl da üzerine titreyipte kıyamadığımız, dayanamayacağımızı bildiğimiz halde şimdi bizlerden dayanma sabrını göstermemizi istedikleri “aşklarımızı” kaybettiğimizde, acaba bunlardan kazançlı çıkanlar mı var diye? düşünmeyecektik aslında. Yarınlar için beslenen umutlar, onca çekilen sıkıntı ve  sabırlara rağmen, her şeyin avuçlarımızın içinden uçup gidivermesi sonrasında insan ne yapacağını, neler hissedeceğini bir türlü kestiremiyor işte.

İsyanlardan daralan yüreğimizin sıkıntılarını paylaşabilecek gerçek dostlarımız dahi, hayat yolculuğunda o mutlu sona varabilmek için zaman zaman o yabancı kadınların bedenlerinde mola verdiklerinde, zevk almanın bedenlerde bitmediğini ve gerçek mutluluğun bu olmadığını bilselerde, herkes kendi hayat gayesi içinde yol almaya devam ederken, bu kısa molaları hayatımızın herhangi bir devresinde vermemiz gerektiğinin farkına varmış olan o dostlarımızdan, bize yardımcı olmalarını beklemeye hakkımız olduğuna, artık kendimize hiçbir şüphe duymadan  inanabilecektik.

Tuzaklar kurulmuştu hayatlara, aşk tuzakları acımasızca bizi hedef olarak bulmuştu artık, ama o mutsuzluklarla örülü günlerin sancılarında kıvranan bedenler, deva diye sarılıp başkalarının dönüşünü, sonsuza kadar artık dönmeyeceğini bildiğimiz insanları  beklemekle geçmeyeceğinin farkındaydık artık. O geri dönüşü olmadığını bildiğimiz çıkmaz sokakların  sonlarında, o önümüze örülü duvarların diplerinde geçip giden zamanlarda bile şaşırıp kalmayacaktık artık. Hep o ümidin ışıltılarını duyup hissedebilmek için gösterdiğimiz çabalarımız olmayacaktı bir daha ve o arzuladığımız mutlu sona ulaşmak için yorgun bedenlerimiz, mahzun bir şekilde artık bizleri o mutlu son hayaline kavuşmaktan kurtarmış olacaktı şimdi. Oysa ki şu an bizim dünyamızın yalnızlığında, hüznün ayı “Eylül” ü yaşarken bizler, onun çok uzaklarda bir yerlerde olduğunu bilerek yaşanılacak her anda, onunla paylaşılan bir şeylerin izlerini taşıyan mekanların, geçmiş zamanların izlerinde ve hatta kendi ruhumuzda, -onun sizi sonsuza kadar bıraktığı bu yalnızlıkta- onun bizlerde bıraktığı izlerden arınamayan bedenlerimizde, artık eminiz ki onu ne kadar çok sevdiğinize inanarak, onun siz olmadan da huzur içinde ve mutlu olabildiğine kendinizi inandırıp, kendinizi avutacaksınız.

Ve böylece hayatın; sonsuz evrendeki benzerliklerinin, insanların düşlerinde yarattığı özdeşleştirme çabaları olduğunun farkına varmış olacaksınız sizlerde. Hepimiz gibi…

 

Bir Yorum Yazın

Sedat Kartal

Sedat Kartal

Avukat / Bisikletçi / SK Blog Sahibi - İstanbul’da doğdu. Bisiklet sporu merakı yanında basılı ve dijital medya alanında dergi editörlüğü ve görsel yönetmenlik yaptı. Webmaster site tasarımcılığı ile kendi kişisel blog ve avukatlık sitelerinin tasarımlarını hazırladı ve yayınladı.

Benzer Yazılar