Bir Romandan Aşk Üzerine Alıntılar-2

Foto2

Gerçek mi hayal mi olduğuna karar veremediğimiz anların, bizlere oynadığı oyunların, soluk ışıklı sahnelerinde başrol oynayan kör bir tiyatro oyuncusunun, kendini rolüne kaptırıp o sahnede gerçek kişiliğini unutan o oyunculara benziyorum sanki. Ruhunu, düşüncelerini ve belki de geçmiş ve geleceğini, zamanı durdurmayı başaran bir insanın içinde duyacağı o müthiş huzurun ahengiyle, hiçbir telaşa kapılmadan, insanları kandırabileceğine olan inancını da pekiştirerek, yüzündeki makyajlı maskesi ile kıyafetlerin, gerçek bedenleri sarıp sarmaladığı o geçici dünyada bir başkası oluvermek onlar için o kadar kolay ki! Oysa ki ben -okuduğu romanın kahramanı – bu ikiyüzlülüklerden, sahte maskelerin ardına gizlenmiş suratların yalan suretlerinden, kelimelerin sihirli dünyasından yaratılmış olan o sahte kahramanların yalan aşklarına inanmaktan çok uzaklarda, kendi gerçek kişiliğimle oynanan bu oyunun, sahne ışıklarının ardından görmek istediğim dünyamın, o an için bana çok uzak olan aşkımın gerçek yüzünü görebilmeyi o kadar çok isterdim ki…!

Yaşamların gelgitleri içersinde kimi zaman durgun, esintisiz, sıkıcı ve bitip tükenmek bilmeyen o  uzun yaz aylarının bunaltıcı sıcak günlerini hatırlarken, bazen de o ayaz soğuklarda yüzünü yalayıp geçen keskin soğuk rüzgârların ardından gelen fırtınalı, yağmurlu kış gecelerinin donduruculuğunda, o sokaklarda başıboş gezerek sabahladığı günlerin birbirine benzemez oluşlarındaki zıtlıklardan ne anlamlar çıkarabileceğini düşündü. Oysa ki, hep yaşanılan farklı yer ve zamanların, farklı yaşlarda hissettiklerinin hiçbiri birbiriyle örtüşmüyordu.

Beklentilerinin kendisine çok uzak kalışları karşısında duyduğu sıkıntıların yanında, geçmişte o çocukluk günlerinin, gençliğe ilk adım attığı zamanlarda başında kavak yelleri eserken, ilk defa seviştiğini hatırlayıp, -ki buna sevişme denebilir miydi acaba?- geçmişteki hatıralarında kalan delikanlı çağlarının, kendisini bir gölge gibi takip edişlerini anımsadığında, şu anda bulunduğu  yerde ve zamanda ne işi vardı? Bunu kendisi de bilmiyordu. Tesadüfen bulunduğu bu yerlerin, karşısına çıkardığı ve asla beklemediği, tahmin dahi etmediği insanlarla tanıştığında, onların kendisi hakkında neler düşündüklerini düşündüğünde, kendisinin bile henüz kendisini tam olarak çözemediğini anımsayıp, o insanların yaşantılarında tesadüfen bulunmakta oluşuna da bir anlam veremiyordu.

Aklına geçmişte yaşadığı ama bir türlü sonunu getiremediği, hep eğreti duran, bazen korkak, bazen de akıl almaz kör cesaret örnekleriyle dolu aşklarını hatırladı. Aşk üzerine okuduğu onlarca kitaplardaki yazılanların hepsinin sonunun; yaşamak için değil de yazanların hayallerinde var ettikleri roman kahramanlarının erişilmez, yaşanılmaz ama bir güzel okunup o kahramanlara özenen okuyucuların, o kahramanların yerlerine kendilerini koyarak mutlu olmalarını istemeleri olabilir miydi acaba? Gerçekçi ol ve imkansızı iste! Gerçek aşk kalmadı, sanal aşkı yaşa ve o hayallerinde yarattığın ama asla gelmeyeceğini bildiğin beyaz atlı prens ya da prensesini sonsuza kadar bekle!

İnsanın hayallerinde yarattığı aşklara, istediği güzelliklere sahip kadınlara kavuştuğunda duyduğu o mutluluğu uzun süre yaşaması sanıldığı kadar güç müdür? Özlemleriyle yanıp tutuştuğu, gecelerini süsleyen tatlı rüyalar bir anda gerçekleştiğinde ve onu gerçekten istediği haliyle yanı başında buluverdiğinde, insanın buna inanamayacak kadar şaşırmasına anlam veremiyordu. Yoksa ulaşılmaz olan düşlerin, yıllarca aranmasının altında yatan gerçek, bitip tükenmek bilmeyen bir heyecanın sonsuza kadar yaşanmasını istemek olmasındı? Heyecanların, tutkuların birden bire yok olup gitmesinin, istenilen mutluluğa kavuşmakla bir ilgisi var mıydı acaba? Yoksa elde edilmesini istediğimiz düşlerimize ulaşabilmek için verdiğimiz mücadeleler, o bitip tükenmez enerjimizin kaybolacağı ya da ona eriştiğimizde yitip gideceği korkusu  -belki de inancı – acaba gerçeğin ta kendisi olabilir miydi?

Aşk savaşlarını yaşayabilmek ve sonunda zafer sarhoşu olup, mağdur olanı üzebilmek inadı uğruna yitirilen yılların ardından bize kalacak olan savaş ganimetinin, kişiliğimizi okşayacak bir onur olmasını mı beklemekteyiz yoksa? Her savaşın mağlubu gerçekte her zaman bizim sandığımızın aksine, gerçekten mağlup mu oluyorduk, yoksa bizim kavrayamadığımız, hissedemediğimiz, bakıpta göremediğimiz -ah şu erkeklik gururu!- bir zafer mi kazanıyorduk? Bizim için yenilgi sandığımız bazı aşklar, yenilenler için bir zafer olmasındı sakın?

Unutulmak istenilen eski aşklar her daim akla düştüğü vakit, zaman akıl almaz hızda ilerlemesine rağmen, o saatlerin, yazın uzun ve sıkıcı günlerinin -yaz aşklarının olmadığı zamanlarda- bitip tükenmek bilmeyen sıcak gecelerin ilerleyen saatlerini, yorgunluktan tükenen bedenlerde, çöl güneşinde kalmış gibi sırtımızdan akıp giden terlerin arkasından, ayrı kaldığımız eski aşklarımızı unutabilmeyi ne çok isteriz nedense! Hani bu sıcak gecelerin birinde, tatlı bir meltem esintisinin yatak odamızın camından girerek, çıplak bedenlerimizi okşayarak serinletirken uyuyup kaldığımızda, ertesi sabah hiçbir şey hatırlamadan eski aşklarımızla ilgili, yine o yalnız, ama huzur içinde kendimizi yeni baştan yaratılmış biri gibi bulabilmek için insan nelerini vermezdi ki?

Yaşarken sahip olunduğunda sevinilen o kadar güzelliklerin, kaybedildiğinde bir vakit, ne kadar kırıcı, üzücü, insanı yaşadığına pişman edici ve yok olup gitmelerine rağmen, derin izlerini yüreklerimizde bıraktığı o acıları söküp atamadığımız eski aşkların, yok oluşlarıyla beraber, ruhumuzda bir ömür boyu bizimle bir gölge gibi dolaşacak hüzünlü ve buruk hatıralar olarak benliğimize nakşedilmiş olması ne kadar da ızdırap vericidir.

Halbuki biz onları yaşarken, bunları hiç düşünmediğimiz anlarda, başımıza bir gün geleceğini bildiğimiz, ama istemediğimiz o kötü günler için insan neden tedbirini alamaz da -tedbirlerin neler olacağını bilen var mı aranızda?- sonradan düştüğü bu derin hayal kırıklıklarında, kendini üzüntü diyarlarında yalnız, mutsuz ve incitilmiş olarak bulduğunda, o aranan “çare” yi neden bir türlü bulamaz? Ömrümüz, aşk derdine çareler aramak için boşa harcayamayacağımız kadar kısayken ve bir o kadar da  dolu dolu mutluluklar içinde yaşamak varken hayatı, o bilinmeyen çareler peşinde tüketmek zamanlarımızı, gençliğimizi ve belki de tüm yaşantımızı. Bizlere ait olan hayatların paylaşılırken ve sevdiğimiz insana sunarken ortak anların güzelliklerini, onları kaybettiğimizde, sıkıntılarımızı paylaşmak için yanı başımızda kimselerin olmayışı, bir tokat gibi patlayınca suratımıza neden şaşırırız bilmem ki? Zamanlar mı tuhaflaşan, yoksa bizler miyiz? Halbuki, sevdiğimizle bir hayatı birlikte paylaşabilme fedakarlığını gösteren bizlerin, bu fedakarlıktan vazgeçen taraf biz olmadığımız halde dahi duyduğumuz bu isyanımızda haklı olabilmeyi nasıl savunabiliriz ki? Her insan kendi yazgısını hazırlarken hayatın içinden, katlanılamayacak sonları gösterdiğinde vakit, geçmişin yaşanılanları unutulmasa da, bugün ve geleceğin asla bir başkasının “meçhul”  bir zamanda döneceğini ümit edip beklemekle tüketilemeyeceğini bilse de insan, yine de terk edip gidenin o unutulmaz aşığı olduğunda bu gerçeği neden bir türlü kabullenemez?

Tesadüfen gördüğü başka aşık insanların mutluluklarını, anlamsız gülümsemelerin gerginleştirdiği bu yüzde, bir tebessüm edebilmenin bile ona zor gelişindeki bu huzursuzluğu yeniden hissetmesine bir anlam veremedi. Hani eski aşkların unutulmazlığında duyulan kırgınlıkları başka aşklarla aşmak için gösterilen çabaların; birkaç gecelik sahte aşk mutlulukları ile bedenlerimizi kandırırken, ruhlarımızın hep onları arayan geçmişimizi silemeyişlerimiz karşısında, o başka “yabancı”  kadınlarla yaşadığımız o sahte aşk sarhoşluğunda bile, ihanetin derin sancılarıyla kıvranırken bedenlerimiz, mutluluğumuzun başkalarının avuçlarında olmadığına inanmak isterken hem de bunu bir türlü beceremeyipte, hep o eski aşklarımızın, terk edip giden o insanların avuçlarında bıraktığımız mutluluklar olduğunu bize her hatırlatışında, geçmişe duyduğumuz isyanlarımızın ne kadar da faydasız kaldığını anlıyorduk.

İsyanlardan daralan yüreğimizin sıkıntılarını paylaşabilecek gerçek dostlarımız dahi, hayat yolculuğunda o mutlu sona varabilmek için zaman zaman o yabancı kadınların bedenlerinde mola verdiklerinde, zevk almanın bedenlerde bitmediğini ve gerçek mutluluğun bu olmadığını bilseler de, herkes kendi hayat gayesi içinde yol almaya devam ederken, bu kısa molaları hayatımızın herhangi bir devresinde vermemiz gerektiğinin farkına varmış olan o dostlarımızdan, bize yardımcı olmalarını beklemeye hakkımız olduğuna, kendimize hiçbir şüphe duymadan nasıl inandırabilecektik ki?

 

Bir Yorum Yazın

Sedat Kartal

Sedat Kartal

Avukat / Bisikletçi / SK Blog Sahibi - İstanbul’da doğdu. Bisiklet sporu merakı yanında basılı ve dijital medya alanında dergi editörlüğü ve görsel yönetmenlik yaptı. Webmaster site tasarımcılığı ile kendi kişisel blog ve avukatlık sitelerinin tasarımlarını hazırladı ve yayınladı.

Benzer Yazılar