Bedel

Kapkara bir gündü bugün, bütün gün hava kapalı idi. Ancak yağmur yağmadı, günün sıkıntısı bu havanın yüzündendi belki de, ama geçti artık, hava iyiden iyiye kararmıştı. Sokakta tek tük insanlar da hızlı adımlarla evlerine doğru koşuşturmaktaydılar.

Pencereleri sıkı sıkıya kapalı, kalın perdeli bir evin içinde başka bir kasvet havası hüküm sürmekteydi. İçerdeki dar odaların birinde, yaşı ilerlemiş, amansız bir hastalıklıkla boğuşan bir adamcağız, belki ömrünün son saatlerini doldurmaktaydı. Hasta olan adamın odasında fazlaca bir eşya da yoktu. Etrafı ağır bir hava kaplamış, odanın havası hastane odaları gibi ilaç kokularyla iyice ağırlaşmıştı. Hasta adam yatağının başında küçük bir komidin, üzerinde ilaç şişeleriyle, kutuları duruyordu. Adamcağız komidinin üzerindeki su sürahisini elini uzatıp almak istedi. Becerememişti elbet, koca su dolu sürahiyi kavrayıp kaldırmaya, titrek ve zayıf ellerindeki derman yetmemişti buna, koca sürahiyi devirivermişti yere. Yatağın kenarı ıslanmış ve yeri paramparça olan cam kırıkları kaplamıştı. Bu arada kırılan birkaç ilaç şişesinden etrafa dağılan rengarenk haplar da sağa sola dağılmıştı. Adamcağız hiç oralı bile olmadı, umurunda değildi ki dünya, ama yine de susuzluğunu gideremeyecek olmasının kızgınlığı içinde idi. Yoksa sürahi kırılmış, cam kırıkları etrafa dağılmış, hiç umurunda değildi ki onun. Sesi de çıkmıyordu zavallıcağın, bağırıpta kimseyi çağıracak takati bulamadı kendinde. Hoş bağırsa bile kimi çağıracakti ki yapayalnız kaldığı şu viran evinde. Nefes dahi zor alıyordu, bağıracak nefesi nereden bulsundu ki?

-Hıhh, dedi, şu hale bak, bu da yaşamın bir cilvesi işte, gelen giden soruyor acın ağrın var mı diye? Suale bak, a be adam, sorsana bana acısız bir günün geçti mi diye? Ama ne bilecekler ki onlar, acıyı çeken ben, şu yaşlı yüreğimin sesini onlar nasıl duysunlar ki?

Acı dolu hayatının, ızdıraplı gecelerinin ona oynadığı oyunlardan biriydi bu da. Geçmişteki günleri hatırına geldi, dikivermişti gözlerini sararmış tavana. Az sonra;

-Ah dedi, niçin bırakıpta gittin beni be kadın, acımadın mı bana? Uzun bir sessizlikten sonra;

-Ya oğlum, hey koca aslanlar gibi pehlivanım, ya sana nasıl kıydılar, alıverdiler elimden, kopardılar yüreğimden seni…

Adamcağızın gözleri dolmuştu, ağlıyordu sessizce, hıçkırarak ağlayacak, isyan edecek hali bile kalmamıştı ki onun. Zaten hayatı boyunca içinden haykıran isyanının sesini hiç dışarı vurmamıştı ki, hep ruhundaydı, içindeydi onun suskun dünyasının isyanı. Gözlerinden süzülen yaşlar, kirlenmiş yastığının üzerine damlıyor, ıslaklığın büyüklüğü de her damladan sonra daha da artıyordu. Sıkıntısı arttıkça, artıyordu. Kalbi kaldıramzdı bu kadar üzüntünün ağırlığını. Onun umurunda değildi bu, ama ya ardından ağlayacak insanlar, onların umurunda olabilir miydi ki onun hastalığı, belki de ölümü. Hani kimse ölünce açıkta kalmazdı ya, hani konu komşu taşınırdı ya ölü evine. Kimbilir belki de o da ölünce bu evin sessiz odasında, o şimdi hiç aramadıkları o komşuları, ardından matem çığlıkları ile bu sessiz evin odalarını çınlatırlardı ya belki de. Az sonra, tavana bakan yüzünü komidinin olduğu yana çevirdi. Doğrulup hafifçe yatağında oturmaya çalıştı, zorlandı, olmadı. Bardağının yarısında kalan suyu kana kana içti.

– Allah kahretsin be, dedi, yerimden bile kıpırdayamıyorum, ah şu Allah’ın cezası lanet haplardan yüzlercesini içtim, hani iyileştireceklerdi beni? Kim inanır buna be!

Adamcağız iyice sinirlenmişti. Sağ elinle komidinin üzerinde kalan tüm ilaç şişelerini de yere devirdi. Komidinin üzerinde sadece soluk bir fotoğrafın olduğu eski bir çerçeve kalmıştı. Adam fotoğrafa iyice bakabilmek için çerçeveyi kendine doğru çevirdi. Üzüntülü ruhu ve çökmüş gözleriyle fotoğrafa bakakalmıştı. Az sonra şiddetli bir biçimde sarsılmaya, terlemeye başladı. Nefes alışı gittikçe zorlaşıyordu, ellerini boğazına götürdü, boğazını farkında almadan sıkıyordı. Nefes alıp vermesi gittikçe zorlaşıyor, şiddetli hırıltılar çıkarıyordu. Hırıltılı nefes alışı gittikçe hafifledi. Son bir hareketle yüzünü komidinin üzerindeki çerçeveye çevirmişti, artık acı çekmiyor, nefes almak için çırpınmıyordu yüreği. Ölüm anıydı gelen herhalde, etraf artık iyice sessizliğe büründü. Artık ne bir hırıltılı nefes alış, ne de eski hasta yatağının her sarsıntıda çıkardığı gıcırtılar duyulmuyordu. Her şey susmuştu şimdi, ölüm sessizliği denen suskunluğun duyulmayan sessiz çığlığı buydu demek ki, adam ölmüştü.

O sırada dışarıda yağmur çişelemeye başladı. Pencereye vuran yağmur damlacıkları gittikçe şiddetlenirken, acaba gökyüzü bu adamcağızın ruhunu günahlarından arındırmak için mi yağmur yağdırıyordu? Yaşlı adam, yaşayamadığı mutlu hayatı, belki de inandığı bir başka dünyada bulmaya doğru yola çıkmıştı şimdi sonsuzluğa doğru. Hasretle özlediği karısına, özlemle yanıp tutuştuğu delikanlı oğluna kavuşmuştu belki de.

 

Bir Yorum Yazın

Sedat Kartal

Sedat Kartal

Avukat / Bisikletçi / SK Blog Sahibi - İstanbul’da doğdu. Bisiklet sporu merakı yanında basılı ve dijital medya alanında dergi editörlüğü ve görsel yönetmenlik yaptı. Webmaster site tasarımcılığı ile kendi kişisel blog ve avukatlık sitelerinin tasarımlarını hazırladı ve yayınladı.

Benzer Yazılar