Ahlaka Uygun Adaletin Hassas Terazisi

Hukukta Adaleti sağlamanın ne denli güç olduğunu bilsekte, imkansız olmadığına inanmak zorundayız. Bu amaçla yüzyıllardır düşüncel bazda biriken derin hukuk bilgisinden çoğu kez yararlanmak için ahlak, erdem, alçak gönüllülük, vicdan, hak ve adalet kavramlarının içeriğini doldurmaya çalışırken bizler; gözleri kapalı Tanrıça Themis’ in Adaleti gerçekleştirmek için elindeki terazisinin hassas dengesini sağlamak uğruna, elleri titremeden kılıcı ile hüküm vermesinde ona yardımcı olacak bu kavramlara kısaca değinmek gerekmektedir.

“Benim işim; beklentilerimi gerçeklere uydurmaktır, gerçeklerin düşüncelerime uygunluğunu sağlamak değil.”   (Thomas Huxley)

Hukuk, ancak bir toplum içersinde varlık kazanır ve bir toplum için düşünülebilir. Onun, ilk amacı bir toplum içinde insanların birbirlerine karşı olan davranış ve ilişkilerini düzenlemektir. Hukuk toplumsal gerçekliğe bağlıdır ve toplum içinde işlevini görebilmek için, onun ihtiyaçlarını karşılamak, onun kurallarına uymak zorundadır. Hukukun toplumsal işlevi, sosyal ihtiyaçları ve çıkarları dikkate alıp kurallara bağlamasında, bu gibi pratik amaçları gerçekleştirmesinde görülebilir. Hukuk düzeni bir hak tanımak istediğinde bunu, bu yoldaki iradesinin insanların aynı yöndeki dürtüleriyle gerçekleşmesini umduğu yerde ve zamanda yapmalıdır; keza bir ödev yüklemeyi düşündüğünde de bunu, kendi iradesine ters düşen dürtülere karşı karşıt dürtülerin harekete geçeceğini beklediğinde gerçekleştirmelidir. Çünkü bir yasak, o yasağa aykırı davrananlara toplumca bir tepki gösterilmeyecekse, ne denli akla uygun olursa olsun sırf zabıta gücü ile yerine getirilemez. Nitekim bir toplum içinde yürürlükte olan hukuku bilmeden de ona uygun davranılmasının nedeni, onun içeriğinde o toplumdaki örf ve adetlerin, ahlak ve adabın yansıtılmış olması, hukukun onlara uygun bulunmasıdır.

Toplumda varolan akla aykırı güçler, insanın kötü eğilimleri, sırf olumsuz ve yıkıcı bir role sahiptir. Bununla birlikte insan, varlığını güvence altına almak için toplum içinde yaşamak zorundadır ve bundan ötürü toplumsal barışı sağlayan akıl ve ondan çıkan hukuk düzeni, bu kötü eğilimleri sınırlandıran ve toplumu geliştiren bir araç olarak geçerlidir ve gereklidir. Her değerde olduğu gibi adalet değerinin de gerçekleşmesinde, değerle gerçekliğin birleş- mesinde, gerçekliğin değeri kabullenme kapasitesinin ve yapısının büyük rolü olacağının kolayca kavranabileceğidir.

Hukuk, adalet değerinin belli bir gerçeklik kesiminde gerçekleştirilmesinden meydana geldiğine göre, oluşumunda o gerçeklik parçasının real yapı ve özelliklerinin etken olacağını kabul etmemek olanaksızdır. Görülüyor ki, gerçeklik değişmekte ve değişebilmektedir. Bu özelliği aynı zamanda ona karışabilmemizi, insanca bir dünya meydana getirmeye yönelik ödevimizi yerine getirmek üzere yüksek değerler uğruna yeni bir düzenleme yapmamızı, hukuk aracılığı ile ona yeni bir kimlik kazandırabilmemizi olanaklı kılmaktadır.

“İnsana ‘kendini bil’ denilmesi, yalnız gururunu kırmak için değil, değerini de bildirmek içindir.” (Çicero)

Bir ahlakçı ‘ahlaken iyi’ değerini belirlemeye ve bundan somut davranışlar için normlar çıkarmaya çalışır. Bu normlar, ahlakçının bunlara bakarak somut insan eylemlerini değer- lendirdiği ölçülerdir. O, belli bir eylemin ahlaki değerlere uygun olup olmadığını, uygunsa değerler düzeninde hangi mevkiye sahip bulunduğunu sorar. Bu bilimler için, olaylara değer açısından bakmak esastır; onlar değer yargıları ile iş görürler; değer bilimlerini adını taşımaları da bundandır. Eşya ve olayların değer yanı, bir şeyin değeri, onu algılayan bir süje ile ilişkisinde sahip olduğu özelliğidir. Değer, değerlendiren özne (süje) ile olan bu bağlantısından koparılamaz.

Neyin değerli neyin değersiz olduğu kişiden kişiye değişmez, değişemez; değerlerin ölçüsü somut özne (kişi) olamaz. Nasıl teorik yargılar herkes için geçerli olmak istemiş ile ortaya atılırsa, değer yargıları da aynen öyledir. Bir eylemi ahlaken kötü, bir diğerini kahramanca bulduğumuzda, bu yargılarımızın asıl anlamı odur ki, bunlarla nesnel bir şeyi, herkes tarafından onanması gereken durumları deyimlemek isteriz.

Değerlerin nitelikçe gerçeklikten apayrı oluşu, değerler düzenine baktığımızda daha da belirgin bir biçimde ortaya çıkar. Değerlerin oluşturduğu düzen kutupsal bir yapıya sahiptir; onun içinde bir karşıtlık vardır. Bu olumlu ve olumsuz değer karşıtlığı ya da değer ve değersiz (değere aykırılık) biçimindeki karşıtlıktır. Oysa ‘olan’ a ilişkin düzen (gerçeklik) böyle bir karşıtlığı tanımaz. Gerçi ‘olan’ a karşı ‘olmayan’ dan söz edilebilir; fakat ‘olmayan’ ‘olan’ ın ortadan kaldırılmasından, onun yokluğundan başka bir şey değildir. Hiçlik (olmayan), ‘olan’ ı tümüyle ortadan kaldırır. Buna karşılık, değerle değersizlik arasındaki karşıtlık daha başkadır. Değersizlik, değeri ortadan kaldırmaz; öyle ki, değersizlik dahi bir değerdir; kuşkusuz olumsuz anlamda. Değersizlikle ortadan kaldırılan şey değer değil, sadece değerin olumluluğudur. Anlaşılıyor ki, değersizlik değerler düzeni içersinde  yer almaktadır. İşte bu durum, değerler düzeninin kutupsal yapıya sahip olduğunu göstermekte ve açıkça gerçeklikten ayrılmaktadır.

Ahlaklı bir kimse bu yoldaki düşünce ve zihniyetini değiştirebilir ve böylece ahlaklı bir kişi olmak özelliği de ortadan kalkar. Fakat bütün bu durumlarda, değerlere hiçbir şey olmaz. Estetik ve etik (ahlaki) değerler kendi düşünsel varlıklarını, daha doğrusu geçerliliklerini, her zaman korur ve sürdürürler; çünkü onlar, insanda mevcut olan birer ölçüdürler.

“İkiyüzlülük, kötülüğün erdeme saygısıdır.” (La  Rochefacult)

İnsanın kendi bildiği, inandığı değerlere sadık kalmasının, herkesin aksini söyleyeceği beklenildiği halde; ona sıkı sıkıya bağlanmasının anlamı nedir? Kafasında ve kalbinde yaşattığı değerin nesnelliğine olan güvenci değil midir? Bugün için kendisini kimse anlamasa bile, bir gün gelip pek çok kimsenin kendisine hak vereceğine, kendisinin anlaşılacağına olan sarsılmaz inancı değil midir? Nitekim ahlak, sanat, bilim ve politika alanında bugün çok yüksek diye kabul edilen kişiliklerin, içinde yaşadıkları çağlarda gereğince, hatta hiç anlaşılmadıklarını, takdir edilmediklerini ve fakat bununla birlikte başarı ve  yüceliklerini inandıkları değerlere sadık kalmalarına borçlu bulunduklarını öğrenmedik mi? Anlaşılan o ki, bütün bu durumlarda süje üstü bir şey, değerleri algılayan kişinin keyif ve arzusundan bağımsız, nesnel ve salt bir şey söz konusudur burada olan.

Değerlerin bu objektivitesini, bizim sübjektif değerlendirmemiz ve irademiz değerlerden ve değer normlarından ayrıldığı, onlara aykırı düştüğünde anlarız. Sübjektif davranışımızı söz konusu değer ve ilkelere göre ölçerek mahkum eder ve değerlere aykırı davranmış olmaktan pişmanlık duyarız. Bu da gösteriyor ki, bizim sübjektif değerlendirmemiz ve arzumuz dışında, nesnel olarak geçerli ve normların varlığından haberdarız ve onları onamaktayız. Adeta salt bir değerin önünde boyun eğmek zorunluluğunu duymaktayız; ona aykırı davranırken bile. Bu yüzden iki yüzlülük, kötülüğün erdeme saygısıdır, denilebilir buna.

“Kötü insanlara güvenilebilir. En azından değişmezler.” ( William Faultner)

İnsanı kültür alanına yaklaştıran ve sokan bir başka nokta da onun, bir kısmını iyi ve bir kısmını kötü olarak belirleyip, birincileri eğitmek, ikincileri bastırmak üzere doğal yetenekleri arasında bir seçim yaparak ahlaki bir insan kimliğine girmesidir. Bunu yapmayan, doğal yeteneklerini her doğrultuda tüketircesine kullanan ve birtakım sağlam ve değişmez ilkeler değil de sadece kaba güç ve doğal zorunluluklar karşısında eğilen insan salt bir doğa insanıdır. Buna göre insanlar arası davranış ve ilişkilerin kuralı olarak kabul edeceği hukuku meydana getirirken de insan, onu sırf sosyal ihtiyaçların yoluna ya da salt kaba gücün buyruğuna değil daha çok ve özellikle, yüksek bir etik değer olan adaletin hizmetine koymak durumundadır.

Değerlere uygun davrananlar, özellikle erdemli kişiler, başkalarının kendi yarar ve çıkarları için bu kişiler üzerinde birtakım hesaplar yapacakları, genel çizgilerle belirlenmiş budala insanlar değillerdir. Onlar her somut durumda, durumun niteliğine göre özgürce karar verebilen kişiliklerdir, çünkü değerler özgürce verilen kararlarla gerçekleştirilebilir; özgürlük değerlerin niteliği gereğidir. Ancak böylelikledir ki, değerler bireyin kişiliğinin gelişmesine, açılmasına hizmet eder.

Eğer insanlar üzerine hesap yürütülecekse, ancak kötüler üzerinde bunun olanaklı olacağı söylenebilir. Çünkü yüksek değerlerden uzaklaşan insanı ancak tutkuları, dürtüleri belirle- yecektir ki bu, özgürlüğün ortadan kalkması, o kimsenin belli nedenlerle şartlandırılması demektir. Şartlandırılmış ve önyargılardan arındırılamamış davranış ve olayları önceden görüp kestirmek çok kolaydır. Bu nedenle, kötü insanlara güvenilebilir. En azından değişmezler, denilebilir.

“Zaman kötü, tamam ama sen onu daha iyi yapmak için ordasın.” (Thomas Carlyle)

İyiliği iyilik yapan değer, kötülüğü de kötülük yapan değere aykırılıktır; her iki durumda da değer kavramı merkezi bir öneme sahiptir. Değer kavramı olmaksızın ahlak anlaşılamaz. Bu bakımdan ahlaki davranışın ölçüsü olarak üreticiliği göstermek doğru olamaz. Bir davranışı iyi kılan onun üretici oluşu değil, üstün bir değere dayalı oluşu, onu gerçekleştirmeye yönelmiş bulunmasıdır. İnsan olmak sırf üretici olmak değil, değerleri gerçekleştirmek, yalnızca kötü şeyleri değil iyi şeyleri, kötülükleri değil iyilikleri çoğaltmaktır.

Eylemlerimizin amaç ve hedeflerinden, normlardan ve buyruklardan söz ettiğimizde bütün bu kavramlar önceden değer kavramının varlığını gerektirir; bir şeyi önceden değerli bulmadan onu istemenin ya da buyurmanın bir anlamı olamaz.

‘İyi’ nin değerleri olarak ahlaki değerler, hakikat ve estetik gibi değerlerden bazı özellikleri ile ayrılırlar.

Bu özelliklerden ilki, onların kişiye bağlı oluşlarıdır. Onlar ancak, kişiliği olan varlıklarda gerçekleşebilir. İkinci özellikleri ise, salt bir bağlayıcı, yükümlü kılıcı güce sahip olmalarıdır; insanların karşısına kayıtsız şartsız, kesin bir istem olarak çıkarlar. Onları gerçekleştirip gerçekleştirmemenin bağlı bulunacağı bir koşul olmadığı gibi, gerçekleştirmelerinde de bir ölçü, bir sınırın söz konusu olmamasıdır.

“Aynı meselede birçok çareler bulmamız, zeka bolluğundan değil, daha çok her aklımıza gelen şey üzerinde bizi durduran ve en iyisini seçmemize engel olan anlayış kıtlığın- dandır.” (La Rochefoucault)

Bazen insan kendisini bir değere öylesine verebilir ki, artık o değerden başkasını gerçekleş- tirmek olanağı kalmaz;o iyiyi gerçekleştirdiğinde sadece kendi niteliğine, kendisinde doğal bir özellik kimliğine girmiş olan iyi yanına uymuş olabilir. Onun değerler arasında bir seçme yapmasına gerek yoktur; o, kendi yaratılışından gelen sadece tek bir değeri göz önün- de bulundurur. Seçme eyleminde söz konusu olan mantıki bir düşünce biçimi değildir.

İyi insan, seçerken uzun süre düşünüp taşınmaz, çatışan değerler üzerinde bir yargılamada bulunmasına ihtiyaç yoktur; onun değer duygusu, en karmaşık yaşam durumlarında dahi kendisine güvenilir bir biçimde yönetir. Üstelik bu, ince bir zeka ve anlayış gücünü gösterir.

Ahlaki değerlerin taşıyıcısı ve onları gerçekleştirecek olan insandır; ancak o, ahlaki değer özelliğini taşıyacak eylemlerde bulunabilir. Onun yanılgısı insanı yetkinlik düşüncesi açısından ele almak, insan yaşamının hedefini kişiliğin tamamlanmasında görmek değil, en yüksek ahlaki ilkenin bu yolla kazanılacağını sanmasıdır. O, değer düşüncesi olmadan da bir yetkinlik ahlakının kurulabileceğini tasarlamakla yanılgıya düşmüştür. Oysa ki yetkinlik düşüncesinden hiçbir ahlaki değer ve norm çıkarılamaz.

“Kötülük etmeyi istememek başka, bilmemek başkadır.” (Secena)

Değerlerin bu kişilik kurucu işlevi, ahlaki değerlerde daha da belirgindir; Çünkü onlar daha yüksek olmakla insanın değer yaşamında özel bir etkinliğe sahiptir; onların istemleri daha bir ağırlık taşır.

‘Ahlaken iyi’ nin değerleri insanı sadece tinsel değil, aynı zamanda ahlaki bir kişilik durumuna getirir; onu bir bakıma onur dediğimiz özelliği kazandırmakla, varlığın daha yüksek bir katmanına çıkarır. İş görmede beceri ve çalışkanlık, bir piyasa değerine sahiptir; ince bir zeka, canlı bir düş gücü ve neşe yalnızca ilgi ve beğeni toplar; buna karşılık sözünde durma, iyiye yönelik bir irade bir iç (öz) değerini temsil eder. Bu değer, yarar ve kazanç gibi meydana gelecek sonuçlarından ötürü değil, zihniyetin bir özelliğinden, iradenin üstlendiği ilkelerden ötürü bir değerdir.

Somut durumda insanın değere uygun ya da aykırı karar vermesi, vicdanın algıladığı değere ilişkin ‘olması gereken’ e uyup uymaması, her şeyden önce onun kişiliğinin tüm ahlaki tutumu ile ilgilidir. İnsan etik değerlere içten açıksa, ahlaki bir karar verme durumunda, daha baştan değere uygun davranışı, aykırı olana tercih etmek eğiliminde olacaktır. Erdemden ya da erdemli bir insandan söz edildiğinde kasdedilen, işte bu değere yönelmedir.

Buna göre erdemin, ahlaki değerleri gerçekleştirmeye yönelik bir iç tutumu olduğu söylenebilir. O, ahlaki kişinin değer açısından düzenini, ahlaki iyiliğinin ölçüsünü gösterir. Erdemin özü değerle ilgilidir; bu yüzden erdem yolunda çaba, değerli bir çabadır. O, kişiliğin gelişmesi, tamamıyla değerle dolması uğrunda sürekli bir çabadır.

“Alçak gönüllülük, kendi gerçek değerini anlamaktır.” (Anatole France)

‘Ahlaken iyi’ belirtildiği gibi, yüksek değerin seçilmesi ve yeğlenmesinden ibarettir. Bir eylem ve böylece de bir kişilik değeri olan ahlaki değer, seçme eyleminde ortaya çıkar. Bu değer, eylemimizin içeriğine, daha doğrusu seçilen değere göre değişik bir kimlik kazanır. Sözgelimi genel yarar ile kendi yararımız arasında bir seçim yapar ve genel yararı tercih edersek, özgecil davranmış, türdeş sevgisine ilişkin değeri gerçekleştirmiş oluruz. Kendimizi bir haz değerine kaptırmak ya da onurumuzu korumak yolunda bir seçim zorunluluğu karşısında ikincisini seçersek, bu eylemimizle saflık (safiyet) değerini gerçekleştirmiş oluruz.

Tüm değerler saygılı bir tutum içinde duyumsanır, algılanabilir. Saygıyı tanımayan bir insan, değerleri yaşayıp kavrayamaz. O, bir değer körüdür. Buna göre, saygı öyle bir iç tutumdur ki, onsuz ruh iyi, büyük ve yüce olan hiçbir şeyi göremez; bu yüzden de ‘insan olma’ hedefine yönelik yaşamın anlamında aldanır. Çünkü insan olmak, saygılı bir tutum almaksızın olanaksızdır. Alçak gönüllülük, saygıya yakındır; ancak saygılı insan alçak gönüllü olabilir. Yalnız alçak gönüllülük saygının kavramsal içeriğine yeni bir öğe katar. Alçak gönüllülük, insanın kendi sonluğuna ve sınırlı oluşuna bilinçlenmesidir; o, evrende insanın kendi varlığını ve yerini doğru bir biçimde algılamasını biçimler.

“Bir insanın değeri verdiğiyle ölçülür, alabileceğiyle değil.” (A.Einstein)

Tanrıça Themis, gözleri kapalı olarak resmedilir, elinde yalnızca terazi ve kılıç vardır. Adalet kördür, nesnel olarak tartar, katı olarak yargılar. Sevgi ise görür ve yargılamaz; duygu ve gönül açıklığı ile anlayışla karşılar her şeyi. Bütün kültür değerlerinin açılıp gelişebilmesi, bireylerin bedensel yaşam ve kişisel davranış özgürlüklerinin güvence altına alındığı yerde ve zamanda olanaklıdır. Bu olanağı sağlayan adalettir. İncelmiş ve yüksek bir ahlaki yaşam ancak, dış temel koşulların gerçekleşmiş olduğu yerde başlayabilir. İşte adalet bu koşulların gerçekleşmesine yönelik eğilimdir; tüm diğer değerlerin gerçekleşmesinin ön koşulu da budur.

“Açık, samimi ve dürüst bir muamelenin doğruluk eseri mi, yoksa kurnazlık mahsulü mü olduğu hakkında hüküm vermek güçtür.” (La  Rochefoucault)

Ahlaka uygunlukta, eylemde bulunanın, davranışlarını isteyerek yasaya tabi kılınmış olması gerekir; hukuka uygun davranış eğer hukuka uygun davranmak düşünce ve iradesinden çıkmışsa, ancak o zaman ahlaka da uygun bulunur. Çünkü bilindiği gibi, bir davranışın ahlaka uygun olarak nitelendirilebilmesi için onun dış görünüşü bakımından ahlak normuna uygun bulunması değil, o eylemi meydana getiren zihniyet ve düşüncenin ahlakın buyruğuna uygun bulunması zorunludur. Bir davranışın onun meydana gelmesinde etken olan ruhsal yanı, sırf ahlak normu karşısında saygı, vicdanın buyruğunu yerine getirmek kaygısı, yalnızca ödev duygusu ise, ancak o zaman bu eylem ahlaki bir karakter kazanabilir.

Sonuç olarak vurgulanmalıdır ki, dış dünyada gerçekleşen bir davranış hukuka uygun olsa ve üstelik çok yararlı bulunsa bile onun sadece bu dış görünüşü ile iyi bir davranış olması, gerçektende ‘ahlaki anlamda iyi’ olduğunu göstermez. Bunun için onun iyi bir iradenin ürünü olması gerekir. Öyle ki, davranış dış dünyada zararlı ve kötü olarak görünse bile, sırf kaynağı olan iradenin iyi olması, iyiye yönelik bulunması o davranışın iyi olarak nitelendirilmesi için yeterlidir. Bir davranışın ahlaki değeri, onu meydana getiren iradi kararın ahlak normuna uygun olup olmaması ile ölçüleceğine göre, bu konuda, davranışta bulunanın motiflerine, ne düşünüp, ne istediğine bakmak gerekecektir. Oysa, bir kimsenin davranışındaki düşünce ve zihniyeti bilmek, iç dünyasına girmek, kolay bir iş değildir. Üstelik insan davranışlarında, iyi ve kötü bir arada olmak üzere birden çok motif etken olabilmektedir.

Bu açıklamalar, başkalarına ilişkin ahlaki değer yargıları vermenin, bizzat bu değer yargısını verenin vicdani ile ilgili olduğu ve onun ahlaki sorumluluğu altında bulunduğu sonucuna götürmektedir. Bu sorumluluğun kapsamı içerisinde bir kimseyi yersiz kınayıp, lekeleme tehlikesinin sorumluluğu kadar, bir toplum içersinde bireyler arasında egemen olması gereken sevgi ve saygının ve böylece toplumun geleceğinin sorumluluğunu üstlenmesi de vardır. Çünkü başkalarını kolayca yargılayıp kınamak, bizzat kınayan kimsenin de aynen kolayca kınanmasını olanaklı kılacağını da unutmamak gerekir.

Sonuç olarak;

Yazımızı Reich’in sözleri ile bitirelim. “Belli bir amaca varmak için her türlü aracın, aşağılık ve alçaklıkların, çirkin yöntemlerin bile geçerli olduğunu sanıyorsun. Yanılıyorsun; Amaç, ona varmak için yürüdüğün yoldadır.  Bugün attığın her adım, senin yarınki yaşamındır. Hiç bir büyük amaca, kötü ve aşağılık yöntemlerle varılmaz.”

 

Bir Yorum Yazın

Sedat Kartal

Sedat Kartal

Avukat / Bisikletçi / SK Blog Sahibi - İstanbul’da doğdu. Bisiklet sporu merakı yanında basılı ve dijital medya alanında dergi editörlüğü ve görsel yönetmenlik yaptı. Webmaster site tasarımcılığı ile kendi kişisel blog ve avukatlık sitelerinin tasarımlarını hazırladı ve yayınladı.

Benzer Yazılar