Bir Romandan Aşk Üzerine Alıntılar-4

Foto2İnsana imkansız gibi görünen pek çok şeyin bazen öfkeyle, nefretle, hırsla ya da büyük sabırlar göstererek ve aşkın o büyülü sevgisinin gücüne inanılarak başarılabileceğine inanıyordu. Hayatının, onun için hep imkansızlıkların peşinde koştuğu, o bilinmezliğe doğru her adım attıkça işlerin içinden daha da çıkılmaz hale geldiği – ve her şeyden önemlisi o bu hayatı böyle anlamlandırabildiği için – kendi yaşamının tuhaf bir oyunun peşinde koşmak olduğunun farkındaydı belki de. Ama ulaşılmak istenen diğer amaçlar için adım adım hedefe varmak uğruna gösterilen çabalarla geçen bunca zamanın yanında, o kendi hayatı için gösterdiği sabır ve çabayı gerçek aşkı bulmak içinde gösterebilirdi elbet. Kendi hayatını da yaşarken ve bu tür bilinmezlikler peşinde koşarken aslında istediği tek amaç gerçek aşkı arayıp bulmak değil miydi ki sanki?

Yabancılaştığı hayatının, doğadan bu kadar kopuk, pek çok şeyden  habersiz  yaşarken o duyduğu  seslerin hayatın doğal tınısı olduğunun  kendisi de farkındaydı belki de.  Ama garip olan; bildiğimiz ama nedense farkına varamadığımız o doğal güzellikleri şimdi olduğu gibi fark ettiğimizde, hayatımızda kaybettiğimiz şeylerin neler olduğunu geçte olsa tesadüfen anladığımızda, yaşadığımız bu tuhaf şaşkınlıklara neden şaşırdığımızdı. Ama buna rağmen onu asıl mutlu edenin hayatın seslerinde duyduğu ahengin, kendi yaşantısındaki fırtınalar karşısında ne kadar dingin ve dinlendirici olduğunun farkına vardığında, buna neden  bu kadar şaşırdığına bir türlü anlam veremiyordu.

Otuz yıl öncesinden hafızasının ona geçmişinden hatırlattıkları; gördüğü rüyalarda en çok hatırladığını sandığı şeylerin aslında ona elle tutulur hiç bir şey hatırlatmadığıydı. Çocukluğundan kalan hatıraları zihninde yerli yerine oturtamayıp, çözemediği bir bulmacanın bölük pörçük parçaları halinde darmadağınık olduğuydu. Geleceğin bilinmezliğinden duyduğu o korkuları yüreklerimizde hissetmeye başladığımız yaşlarda, o bizim dört duvar dışındaki dünyanın nasıl bir yer olduğunu bilemediğimiz ama hep o kuşkucu merakla  bir gün  buralardan kaçıp  kurtulduğumuzda, dışarıdaki hayatın bizi nasıl mutlu edeceğine dair  kurduğumuz hayallerde ne ümitler beslemiştik halbuki o yarınlarımıza dair.

Kendi hayatının, bir bulmacanın bölük pörçük parçalarını bir araya getirmek ve ortaya çıkan o tablonun her bir parçasını anlamlandırabilmek uğruna yaşadıklarının tamamını, hayatının ona oynadığı bir oyunun sevimli bir cilvesi olarak görmek onu zaman zaman umutlandırıyordu. Bundan zaman zaman tuhaf bir haz mı duyuyordu? ya da yalnızlıktan duyduğu korkularından kurtulmak için mi bunun böyle olduğuna inanıyordu, bunu kendisi de bilmiyordu. Bildiği ve inandığı tek şeyin, insanların hayallerinde kurduğu özdeşleştirme çabaları ile her daim aradığı ruh ve beden ikizini bulduğunu zannettiği, -bunu gerçekten bulduğu ve yaşadığını zannettiği her aşkta yaşarken-, ama bir gün gelip de aşklarının bittiğini gördüğünde aslında gerçek korkusunun yalnızlık olmadığını biliyor ve anlıyordu.  Gerçekte onu korkutan yalnız kalmak değil, gerçek aşkı ve ruh ikizini bulduğunda ona bağlanmaktı. Bunun farkında mıydı değil miydi? bunu kendisi de bilmiyordu.

Hayatta en zor olan şeyin bir erkeğin duygularını, hissettiklerini ve onun duygusal ihtiyaçlarının hiç bir kadın tarafından bir erkek gibi değerlendirilmediğini, yaşadığı ama hep sonunda aslında gerçekten aradığı ruh ikizinin o aşık olduğunu zannettiği kadınlarda olmadığını gördüğünde hep kendisine kızıyordu. Başkalarının onu anlamalarını bekliyordu ama kendisi o kadınların gerçekte kendisinin ruh ikizi olup olmadığından emin olamadığı kuşkularını yenip, bunu yüreği ve aklından çıkaramadığını kendisine bir türlü itiraf edemiyordu. Cesaret ister aşk diyordu kendi kendine, çaba ister, sabır ister, fedakarlık ister diye biliyordu aslında ama sonuçlara baktığında, bunları gerçekten aşklarını yaşarken var ettiğini hissedemiyor veya farkına varamıyordu belki de. Ta ki aşkları bitip de ayrıldıklarında tek başına kalıncaya kadar.

Yaşadığı aşkları bittiğinde yaptığı muhasebenin sonunda hep kendisinin zararlı çıktığını zannediyordu çoğu kez. Hüznün, onu derin bir ruh üşümesi ile bedenini üşüttüğünde ürperiyordu uzun zaman. Belki de hüznü yaşamanın, sevgi ve gerçek aşkını bulmada yaşaması gerektiğine inanıyordu. O bu ayrılıklarda hep üzülse de hiç bir aşkının ardından hiç  bir sevdiğini incitmediğini, onların gururlarıyla oynamadığını biliyordu. Bu haliyle bile çocuksu bir masumiyet, kırılgan alınganlığında bile gülümsediğinde hayata, ardından gözü yaşlı hiç bir sevgili bırakmadığını bilmek onu ayrılıkların sonrasında bile mutlu edebiliyordu. Ve o biliyordu ki yıllar sonra zamanın tuhaf anlamsızlığında herhangi bir yer ve zamanda karşısına çıkan o eski sevgililerinin yüzlerine baktığında, ona bakan gözlerin içine bakarak asla boynunu eğmediğini görüp, ihanetin derin sancılarında kıvranan bedenler bırakmadığına şahit olduğunda, onu zamanında gerçekten seven kadınların bile ona hiç bir kırgınlık ve pişmanlık duymadıklarına gerçekten inandığında kendisini daha da çok seviyordu. Çünkü, biliyordu ki kendisinin de zamanında sevdiği ve kendisine aşık ettiği kadınlarında kendisini o o zamanlar sevdiğini ve o aşkları yaşadığı zamanlarda aşktan duyduğu bu mutluluğu onlarla birlikte paylaştıklarını bildiği için ayrıldıklarında bile sonradan duyduğu bu mutluluğu tekrar yaşayabiliyordu.

İhtiras ve tutkuların girdaplarında kendilerini huzur içinde bulamayan aşık insanların, hayatın içinde kendilerine kurulan her bir tuzakta gafilce avlanırken, çektikleri acılar karşısında bir türlü can vermeden yaşam mücadelesinde hep kazanmalarına rağmen, neden çektikleri acıların sonunda kendilerini bekleyen o mutluluğa bir türlü kavuşamazlar? Saniyeler süren anların, yaşamda devleşip asırlar kadar uzadığı zamanların sıkıntılarında, – aslında zamanların ruhlarımızı kandırmada kullandığı bir yöntem mi bu diye bu kavramları sorgulamaya kalktığımızda bile – hep kaybeden insanların ödemesi gereken faturaların ağırlığı altında ezilen o yorgun ruh ve bedenlerimizin kavuşacağı huzur, o sihirli zamanın içinde mi gizli? Öyle gizli ve sihirli bir zaman var mı gerçekten? Eğer varsa öyle gizli ve sihirli bir zaman; ömrümüz, o zamanı görebilecek kadar bekleyebilecek sabrı gösterebilecek mi şimdiden?

Onu buraya bağlayan hiç bir şey olmamasına rağmen, kendisini buraya bağlayan gizli bir gücün çekim alanındaymış gibi hissediyordu kendisini. Bir veda ve belki de sessiz bir bakışın, o deniz mavisi gözlerden yüreğine akışını son bir kez daha hissedebilmek için biraz daha beklemesi gerektiğini düşündü. O asırlar kadar büyüyüp devleşen kısacık zamanları geçmişinde ne kadar çok yaşadığını hatırladı. Her başlangıcın bitişlerinde; saatlerin ayrılık vaktini vurduğu zamanlarda ne kadar sıkıldığını, eski aşklarından ayrılırken de duyduğu o hep aynı huzursuzluğun yeniden yüreğini sıkıştırdığını hissetti.

Ama her bir bitişin, yeni bir başlangıç olduğunu anlaması için hayatında, biten her ilişkiden sonra başlayacak yeni bir aşk ilişkisinin, bu bitişlerle birlikte onun hayatına yeni bir başlangıç kapısı araladığını anlayabilecek bilgeliğe henüz ulaşmamıştı kendisi…

 

Bir Yorum Yazın

Sedat Kartal

Sedat Kartal

Avukat / Bisikletçi / SK Blog Sahibi - İstanbul’da doğdu. Bisiklet sporu merakı yanında basılı ve dijital medya alanında dergi editörlüğü ve görsel yönetmenlik yaptı. Webmaster site tasarımcılığı ile kendi kişisel blog ve avukatlık sitelerinin tasarımlarını hazırladı ve yayınladı.

Benzer Yazılar