Bir Romandan Aşk Üzerine Alıntılar-1

Foto2Mutluluk, uzak dağların doruklarında hiç erimeyen, bembeyaz rengiyle saflığı ve erişilmezliğin gururuyla bizlere sisli tepelerin ardından bakan karlara benziyor. Güneşin sıcaklığından korkmayan, puslu havasıyla soğuk ve bir o kadar da gizem dolu dorukların, insanın ruhunda kopardığı o fırtınalara rağmen, onun ulaşılmazlığına karşın, ona ulaşmak için insanın içinde duyduğu kavuşma arzularıyla ölüp ölüp dirildiği mutluluk. Bir kadın bedeninin gizeminde kaybolan bizlerin, derin hazların ardında saklı duran ruhların bizlere oynadığı bu oyunda, kazanan bedenlerin ruhlarımızda yarattığı bu sahiplenmeye duyduğumuz açlık neden? Arzulara kavuştuğumuzda, coşkuların sönüp giden yıldızlar gibi kayboluşlarına sessizce tanık olduğumuzda, yaşadıklarımızı hemen unutabilme ayıbını kabullenen insanların, gerçekte aşkta ne aradığını bilmemezliğin bir etkisi yok mu? Aşk, bizler için varken ve ona sahip olmak için harcadığımız o muazzam çabaların sonrasında, o insanlarla yaşadığımız eski aşklarımızı ne kadar çabuk kendi ellerimizle bitirebildiğimizi, ve biz erkeklerin o kadar üzülmesekte, kaç genç kızı ardımızdan dünyaya küstürdüğümüzü görüpte görmemezlikten gelebilecek kadar bizi vahşi kılan şey neydi acaba? Hiç kimse masum değil bu hayatta. Herkes, bilerek veya bilmeyerek başkalarının hayatlarına girip akıl almaz oyunların, yalanların, ihanetlerin, riyakârlıkların vicdanlardaki kirlerini temizlemek için neden başka insanları kullanıyor? Herkes yaptıkları hataları başkalarının üzerlerine atarken kendi vicdanlarını temizlediklerini sanıp kendilerini masum zannederek rahatlıyorlar. Oysa ki tüm zıtlıkların içinde yaşarken iyiliklere, sevgiye, dostluğa duyduğumuz bu derin açlıkta doymak bilmeyen hırslarımızı kendi kötü emellerimize alet ederken diğer insanlardan ne istiyoruz? O başka yabancı insanları akla hayale gelmeyecek tuzaklara düşürdüğümüzde ne kazanmayı umuyoruz? Ruhlarımızdaki esaret zincirlerini kırmak isterken, o zincirlere daha da fazla bağlanarak kendi kendimizi yok ettiğimizin farkına varmadan nasıl da yaşamayı becerebiliyoruz? Yitip giden bir çok şey, bizlerden her gün bir şeyler kopartıp alırken, bizler neden onlara dur diyemiyoruz? Niçin paylaşmaya bencilliklerimiz izin vermiyor? Paylaşmaktan neden bu kadar uzağız? Şu yaşadığımız kısacık hayatların içinde kendimize bu dünyayı zehir etmekten neden tuhaf bir haz duyuyoruz? Aşkı, sevginin coşturduğu yürekleri, hayatın bize bunları unutturmasına neden izin veriyoruz? Binlerce insan aşık olmayı becerdiğini zannedipte, aşkı neden gönlümüzce yaşayamadığımızı anladığımızda, yitirilen aşklarımızın ardından duyduğumuz bu tuhaf üzüntülerden neden bir türlü kendimizi kurtaramıyoruz?

Hayat sarsıntılı bir tren yolculuğuna benziyor sanki. Sonsuza kadar süreceğini sandığınız bu hayat yolculuğunda iniş çıkışlı tepelerden, mevsimlerden, istasyonlardan geçip gidiyoruz. Bazı istasyonlarda kendimize ait olmasını istediğimiz şeyleri yanımıza alırken, bazen sevdiğimizi bile o istasyonların birinde bırakıp yolculuğumuza devam ediyoruz. Yeni insanlar katılırken yolculuğumuza o istasyonların birinde, biz tanıdığımız insanları istemesekte bırakıyoruz oralarda. Yolculuklar hiç bitmeyecek, hep istediğimiz insanlarla arzuladığımız o muhteşem hayatı, aşkları, dostlukları yaşamak için hep yeni istasyonlara uğramayı büyük bir sabırsızlıkla bekliyoruz. Ama hayatın gerçekleri her zaman bizim istediğimiz gibi olmuyor. O yolculuklarda kazaları, tehlikeleri, üzüntüleri yaşayabileceğimizi gözardı etmeden gösterebileceğimiz cesareti bulmamız gerekiyor bir yerlerden. Korkmadan, özgürce yaşamayı öğrenirken hayatın bizim karşımıza çıkaracağı iyi kötü tüm olaylardan gerekli dersleri alarak, ruhlarımızı ve düşüncelerimizi arındırıp gerçek mutluluğu yakalayabileceğimiz doğru kişi ve yolu bulmamız gerekiyor bir yerlerden. Bunun çok zor olduğunu bilsekte imkansız olmadığına kendimizi inandırarak hem de…

“Aşklar vardır. Sararıp solan yapraklar gibi solgun kalan. Kavuşmayı özleyipte bir türlü kavuşamayacağını bildiğin halde, yine de her zaman onun tutkularında yanıp tutuştuğunu da bilirsin. Oysa ki hayatın yaşanılası güzellikleri içinde mutlu, huzurlu ve sevdiğin insanla birlikte birtakım şeyleri paylaşarak yaşamaktan daha güzel ne olabilir ki! Sevilmeyi özlersin. Geçmişte yaşadığın aşkın yoğun duygularını yaşadığın için bu daha da zor gelir sana. Hayal edip gelecek için aradığın aşkını bulmayı ümit etmekten daha zordur bu. Kuşkusuz sevdiğini bulupta, aşkı onunla yaşadıktan sonra ayrılığın kâbuslu günlerinde bunalmak katlanılabilir gibi değildir. Çünkü, aşkın seni sarıp sarmaladığında duyduğun mutluluğu başka hiçbir şey hissettiremez sana. Onu özlemle anıp, onun seni, senin onu sevdiğin gibi sevmediğini anlayınca ne yapacağını şaşırıp kalmakta aslında o kadar doğaldır ki. Aşk acılarının ilacının zamanla bulunacağına kendini inandırmaya çalışırsın. Zaman, aşk acılarına en iyi çaredir diye sana söylenmiştir ne de olsa. Bilmezler ki o meçhul zamana kadar senden bekledikleri sabrı göstermeye zamanın yetecek midir acaba? Bilseniz ki seni seven biri var. O zaman, onu aramadan nasıl durabildiğini bana da söyler misin? Aşk şarkısını söyleyen gönüller – aşkın sevdalarında yanıp kavrulan gönüllerinde – seni ne kadar çok sevdiğini söylerken, ona gerçekten hiçbir şüphe duymadan inanabilecek misin? Cennet, sözler kadar uzak değildir insana, inan buna. Cenneti yaratmak senin elindedir halbuki. O güzel yüzün ve duyduğum aşk sözcüklerini kulağıma fısıldayan o sözlerin cennet değildir de nedir sanki? Bunca zaman gösterdiğim çaba, bana vaat edilen bu cennete beni kavuşturmaya yetecek mi acaba?”

Tuzaklar kurulur hayatlara, aşk tuzakları acımasızca bizi hedef olarak bulduğunda, o mutsuzluklarla örülü günlerin sancılarında kıvranan bedenlerin, deva diye sarılıp başkalarının dönüşünü beklediğimiz, ama geri dönüşü olmadığını bildiğimiz o çıkmaz sokakların sonlarında, o önümüze örülü duvarların diplerinde geçip giden zamanları bile şaşırıp kaldığımızda, hep o ümidin ışıltılarını duyup hissedebilmek için gösterdiğimiz çabalarımız, o arzuladığımız mutlu sona bizi ulaştırabilecek mi? Ve bizler ki bir başka sevdalara yüreklerimizi kapatırken, onun dönmesi için beklediğimiz aylara ekleyeceğimiz nice soğuk gecelere sabırla katlanırken, o sizi; sizin onu düşündüğünüz gibi düşünüyor mu?, diye sorgularla kendi kendimizi bunaltan yine kendimiz olmayacak mıyız sanki? Onlar şimdi uzaklarda, hayallerde ve belki de kabuslardan vakit bulup ta gördüğümüz rüyalarımızda ise hala eğer; onu unutamadığımız zamanlarda kendimize eziyet ederken, onun bir başkasıyla belki de mutlu olabildiğini düşünmekten korkar bir halde hala bekliyorsanız onu, sevdanızın derinliğinde boğulurken, arada bir nefes almak için bir anlıkta olsa onun yerine kendinizi sevebiliyorsanız, bu aşkta sizin için hala bir ümit var demektir.

Bir Yorum Yazın

Sedat Kartal

Sedat Kartal

Avukat / Bisikletçi / SK Blog Sahibi - İstanbul’da doğdu. Bisiklet sporu merakı yanında basılı ve dijital medya alanında dergi editörlüğü ve görsel yönetmenlik yaptı. Webmaster site tasarımcılığı ile kendi kişisel blog ve avukatlık sitelerinin tasarımlarını hazırladı ve yayınladı.

Benzer Yazılar